20 Nisan 2015 Pazartesi

Köpekbalığı uygarlığı

“Köpekbalıklarına yem oldular.”
Göçmenler Akdeniz’in tuzlu sularına gömülürken medyanın kara sularında başlık şehveti göçmenleri “yem” derekesinde görecekti. Haklılar. Onlar, sudakiyle kıyaslanmayacak kadar doymaz köpekbalıklarıdır ve işte yem gelmiştir kendilerine. Sulara gömülen bedenler üzerinden duygu löpleri söküp satacak editörlük dişlerini kullanıyorlar. Bir de göçmenlerin yurtlarını terk etmelerini mecburi bırakan köpekbalıkları var, yine iki ayaklı, yine karada yaşayanlar.


*
İnsansoyu göçmendir. Hicret, İbrahimi geleneğin ta başlangıca koyduğu öykü değil midir: Cennetten kovulmakla başlar göç. İnsanı insan yapan hatanın bedelidir burada hicret. Ölümsüzlüğü kaybetmiştir belki ama hiç değilse bir dünyası olmuştur. Nuh meseli, ikinci hicret, bu kez cezanın kalanlara kesildiği öykü.
Dağın, denizin, çölün aşılış öyküleri çoktur bu gelenekte. Hepsinde de bir çıkış, bir ulaşma, bir kurtuluş vardır.
İnsansoyu göçmendir. İlahi mesellerin dışında da sayısız göç öyküsü vardır. Ordulardan kaçanlar, artık boğazı doyurmayan topraklardan kaçanlar…

İnsansoyu göçmendir. Göç, kavimler yaratır. Hiçbir kavim, ulaştığı yerde artık baştaki kavim değildir.


*
Dünya yuvarlaktır. Yani yollar hep kesişecektir. Dünya sınırlıdır. Yani hep birileriyle karşı karşıya geleceğizdir. Yollar hep kesişecekse, her yöne harekette, her adım atılan yerde birileriyle buluşacağızdır. Madem böyledir, her yöne hareket etme, karşılaşma, iç içe geçme madem kaçınılmazdır, her yerde, her yönde, her noktada “ortak haklar” olmalıdır. Filozof böyle dediğinde, serbest dolaşım hakkını tanımladığında, kendi tanımlarının sınırı dışında bir sınır daha vardır; filozofu sadece buraya kadar izler  o sınırın sahibi: Serbest dolaşım amenna, ama önce para ve mala, sonra askeri güce. Zaten filozof, “ziyaret”ten fazlasını da konuğa hak görmez. Gel, gör, git. Fakat birileri, gidiyor, görüyor ve sonra da gitmiyor, mal ve para aktığı sürece en azından. Sonra da gidiyor ve peşinden kimsenin gelmesini istemiyor: Avrupa, iki hukuk yazıyor hep: Hep alanın hukuku ve hep verenin hukuku. Hep alan olarak, bir tek insanları seçip alıyor içeri. Hep veren olarak gelenler, en son canlarını veriyor “mare nostrum”da. “Bizim Deniz” o, seni barbar seni, seni cahil seni, sen orada ancak boğulursun.

*
 22 Ekim 2014’te Van'ın Başkale ilçesinde donarak ölmüş üç kişi bulundu. Göçmendiler. O kadar biliniyor haklarında.
Nisan 2104’te, Edirne’nin bir sınır köyünde dokuz Afgan’ın kemikleri bulundu. Donarak öldüler sanılıyordu. 23 Kasım 2014’te ortaya çıktı ki, öldürülmüşlerdi. Köpekbalıkları iş başındaydı yani.
12 Mart 2015’te Bulgaristan sınırında 12 Êzîdî bulundu. İkisi donarak yaşamını yitirdi. Biri de ağır durumdaydı. Bulgar polisinden şiddet görmüşlerdi.
Küçük Asya’nın egemenleri, bir “köprü” olmakla övünürler hep. Medeniyetlerin buluştuğu yer filan. Sınırlara yaklaşanlara kurşun atanlar, sınırlara mayın döşeyenler, sınırlara duvar örenlerin uygarlığı. Köprüden de mal geçer kolayca, para geçer kolayca, ama insana sıra gelince, o olmaz işte. O geçemez.
Katırlar var bir de. Sınır geçince, “yabancı katır” diye damgalanan. Sonra damga gereği vurulan. Medeniyetler köprüsü, medeniyetlerin buluştuğu yer filan ya, katırlar da katırlığını bilsin. Hem zaten Kürt’ün katırı o. Katırın hatırı, sahibininki kadar, vesselam.

*
Para, sınırsızdır. Sınırları tanımadan gider, gelir. Mal sınırsızdır, sınırları tanımadan gider gelir. Avro-Amerikan uygarlığı denilen şu düzenek, parasının ve malının sınırları tanımadan gidip gelebilmesi için haberleri, filmleri, diplomatları, askerleri ve silahlarıyla diyar diyar gezenlerin uygarlığıdır. Paralarının ve mallarının serbest gezemediği yerleri, yeriyle yeksan ederler. Yerinden oynayan milyonlar, duvarlara, dikenli tellere, dağlara, dalgalara atarlar kendilerini. Dünya tanrıları onlara bir sınav açmış gibidir, buzun, ateşin, suyun içinden geçerlerse… Yok, cennet değil Ya kaçacak, ya boğazlaşacaklardır.
Mallarının ve paralarının alınıp götürüldüğü yerlere doğru giderler. Işığa giden pervaneler misali. Işıl ışıl Avrupa, ışıl ışıl Amerika çeker, cezbeder. Cezbeye kapılmış milyonlar içeri girmenin bir yolunu bulmak için çırpınırlar. Onlar, yaşamasızlar ordusudur. Ölmek tek silahlarıdır. Akdeniz, şu uygarlıklar besleyen su, balıktan çok insan mı taşır oldu şu son günlerde?
*
Avrupa’ya 2014 yılında, Avrupa yasalarına uymayan yollardan 280 bin kişi ulaşmış. Nereden mi gelmişler? Bileceksiniz: Diktatörü devirmek için gizli açık yüzlerce toplantı yaptıkları, irili ufaklı hınç örgütlerini eğitip, donatıp içine saldıkları Suriye’den… Yeryüzünde cehennemin tesis edildiği Somali’den… Ve saray bahçelerinde ağırlayıp parası için yıllarca muteber saydıkları, sonra bir gün devirmeye karar verdikleri Kaddafi’nin memleketi Libya’dan...
Şu tekrar etmeyi çok sevdikleri “demokrasi” ve “özgürlük” lafları eşliğinde paralarının ve mallarının serbest seyahati için, kimi bizzat kendi elleriyle, kimi vekillerinin elleriyle, “özgürleştirdikleri” ülkelerden.
*
Avrupa Birliği’nin ve üye kimi ülkelerin yetkilileri konuşup duruyor iki gündür. Lüksemburg’da bir araya da geldiler apar topar. “Akdeniz’deki tekne facialarının tekrarını önleyecek tedbirleri” görüşmek için. Görüştüler de. “Daha fazla sorumluluk yapmalıyız. Üstümüze düşeni eksik yaptık” falan filan. Yok beyler, hanımlar, yok, siz üstünüze düşeni fazlasıyla yaptınız. Köpekbalığı olarak üstünüze düşen budur. Yemek.
Duyan da der ki kapılarını açacaklar. Duyan da der ki ortalığı cehenneme çeviren alma stratejilerini tersine çevirecekler. Öyle bir hüzünlü edalar, bir sorumluluk sahibi insan pozları filan. Yapacakları, kötü kamplara biraz daha para akıtmak, iki kurtarma botu daha almak, geçişleri engelleyecek askeri ve polisiye makinayı güçlendirmek. Akdeniz’de boğulunca çünkü Avrupalıların sorumluluğu akıllara geliyor, halbuki tekneye binmeden ölürlerse, öldükleri yerin kötülüğüne verir, unuturuz.

*
Uygarlığın beşiği Akdeniz, uygarlığın mezarı mı oluyor? O beşikte boğulanlar, uygarlıktan nasibini alanlar değil, o beşikte boğulanlar uygarlığın otunu, hayvanını, madenini, toprağını iç ettikleri... “Uygarlığın” yemi onlar. Köpekbalığı uygarlığının.
Kapitalizm, köpekbalığı uygarlığıdır. 

*

Muhacirlikteyiz ama muhacirlik nedir bilir gibi değiliz. Ensarlıkla övünenimiz çok ama Yahudilerin 500 yılda ev sahibi olamadığı bir konuksevmezlik tarzını ensarlık diye yutturuyoruz.
Türkiye, Suriyeli dolu; kamplarda militanlaştırmaya boyun eğmişler hariç, devlet kiminle ensar? Suriye'yi özgürleştirme safarisine herkesten önce koşup, hâlâ da herkesten önce eğiten, donatan Türkiye?
Ensarım diyor, gelen yoksulların alın terini, kanını, canını ganimet biliyor. Anti-emperyalistim diyor, dedem de anti-emperyalistti diyor, kendisi eğit-donatın peşinde, dedesi zaten yakala-sat'çıydı...
Köpekbalığı uygarlığı, ne konuştuğunu iyi biliyor.

*

Bir göç daha var. Bir göçmen öyküsü daha. Tehcir. "Soykırım yok, tehcir var." Evet, ama toprağın altına. Ermeni soykırımı, köpekbalığı uygarlığına katılma hakkı için değil miydi biraz da?

0 yorum:

Yorum Gönder