6 Mart 2013 Çarşamba

Büyüttüm besledim asker eyledim


İnsan ölmeden asker doğmaz. 
Vesayetçi arzu ve eylemleri 
tartışılan ordunun 
sıra kışladaki intiharlara gelince 
korumaya alınması,  
ordunun ‘toplumu adam etme’ 
fonksiyonunun onayı demektir. 


Asker intiharları sürüyor. Malum, son 10 yılda çatışmalarda yaşamını yitirenlerden fazla sayıda asker kendisine kıydı: 2002’den 3 Aralık 2012’ye kadar 965 kişi. Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, çeşitli açıklamalarında aşağı yukarı şöyle özetlenecek bir yaklaşım ortaya koydu: “İntihar rakamları, diğer orduların rakamlarından farklı değil. Askerlik yaşı, intihar oranın yüksek olduğu yaşlara denk geliyor.”
Bakanlığın ve Genelkurmay Başkanlığının açıklamaları, bir yandan “pek de olağanüstü bir durum yok” ekseninde çeşitleniyor, bir yandan da pek olağan bir durum olmadığını da gösterecek şekilde çeşitli önlemleri içeriyor.
**
“Askerlik adamı adam eder.” Böyle bilir, böyle söyleriz. Devam ederiz: “Her Türk asker doğar.” Devam ederiz: “Türk milleti asker millettir.” Ve elbette ordunun kendisi ya da diğer otorite odakları onun adına, “asker ocağı”, “peygamber ocağı” olarak saygı talep eder. Dinsel sembollerin de katıldığı katıksız bir özcü-milliyetçi söylemle kutsanıp korunan bu ordu nedir?
Türk-İslam vurgusunun götürdüğü ideolojik, politik çağrışımları askıya alıp, başka bir yerden anlamaya çalışalım: Askerliğin, “adamı adam etmesi” ne demektir?
Ordular, şiddettin, biri hariç, tüm duygulardan arındırılarak örgütlenişidir. Tek duygusu vardır onun: İtaat. Gerisi gelir. Olağanüstü basit bir makine. Tek hedefi öldürmek ama ölmemek, tek duygusu itaat, tek ilkesi komut. Bu, onun kime, hangi ulusa, devlete, örgüte ait olduğuna göre değişmez.

‘Birey’den çıkan ‘asker’
Ordular, “savunma ve saldırı” organizasyonları olarak, sadece yıkımı hedeflemekle kalmazlar, aynı zamanda kesintisiz bir yıkım işlemiyle ayakta dururlar: Aldıkları bireyden, “asker” dedikleri şeyi üreten bir işlem. Asker olmadan önce var olan insan, bir dizi işlemle “asker”e çevrilir. İnsanın yıkımı, askerin doğumudur. Sadece komutla ölen ve öldüren insan haline gelmek, önceki insandan çıkmakla mümkün olur. “İnsan” ölmeden “asker” doğmaz.
Türkiye’de “askeri vesayet”ten kurtuluş sürecinin, sadece askerin siyaset üzerindeki elini bükmekle sınırlı anlamak, ordunun temel işlevinin, cumhuriyetin kuruluşundan sonra özellikle billurlaşan ‘toplumu elden geçirip biçimle’ faaliyetindeki rolünün göz ardı edilmesi olur. Zorunlu askerlik, sadece “savaş gücü”yle ilgili bir kurum değildir; devletin tüm ideolojik aygıtlarının bir yaşa kadar ulaştığı bireylerde eksik kalan “devletin taleplerine uygun yurttaş” niteliklerinin tamamlanmasını da amaçları içinde tutar. “Askere gitsin, adam olur” sözü, toplumsal işleyişe hakim, merkezinde devlet gücü olan normlara uyum fabrikasının son bandında ambalajlanmayı işaret eder. Yukarıdan siyasete vasilik eden ordu, aşağıdan vesayet sistemine uygun birey üretiminin son bandı olarak iş görür. Birini değiştirip diğerini aynı bırakmak, sistemin vasisini değiştirmekten başka işe yaramaz. Çünkü biri ‘tepeden’, biri ‘içerden’ olmak üzere iki koldan toplumu adam etmektir bir hedef de.
Türkiye’de ordu tartışılırken “elini siyasetin üstünden çekme” dışında bir konu başlığının açılmaması, vicdani reddin kategorik reddi, Türk-İslam ideolojik bohçasından sağa sola serpiştirilen ordu güzellemelerinin aynı şekilde devam etmesi, gerçekte “anti militarist” bir süreçte olduğumuzu değil, militer aygıtın yeniden konumlandığını gösterir, bir şey gösterirse.

**
Fransız profesör David Le Breton, daha çok gençlerde görülen “kendini yaralama” davranışını anlamak için yaptığı çalışmaları topladığı “Ten ve İz” kitabında (Sel Yayıncılık), gençlerin bedenlerini yaralamasını, ağır ıstırabı aşmak için acıya başvurma olarak tanımlar: “Birey kendinden bir parçayı acıya, kana feda ederek asıl olanı kurtarmaya çalışır. Kendine denetimli bir acı vererek çok daha ağır bir ıstırapla mücadele eder.”
Le Breton, “ıstırabı sonlandırmak için denetimli acıya katlanma” formülüyle, anlamaya çalıştığı sürecin intiharla doğrudan ilgili olmadığını özellikle vurgulasa da, kendi bedenine saldırının bir tür isyan karakteri taşıdığını dile getirir. Kendini yaralama davranışının cezaevlerindeki yoğunluğuna dikkat çekişi, “kapatma”yla kendini yaralama arasında, sadece yaşa da bağlı olmayan bir ilişki bulunduğunu düşündürür. “Birey bedeninin  sınırlarını yok ederken kendi sınırlarını da altüst eder ve aynı zamanda toplumun sınırlarına da saldırır çünkü beden toplumsal olarak düşünmenin bir simgesidir.”
**
Askere alınmış birey, asker üretme prosedürlerine toplum rızasıyla (ve bu rızanın da üreticisi olan devlete inhisar edilmiş şiddetle) terk edilmiştir. “Komut”a “itaat”la yanıt verecek hale gelene kadar, yine toplum tarafından onaylanmış bir şiddete bedeni ve ruhuyla uyum sağlamaya çalışacaktır. (Askerdeki kendini yaralama vakaları hakkında bilgi sahibi değiliz. Sadece Türkiye değil, diğer “demokratik” ülkelerin kamu otoriteleri de bu sayılardan uzak duracaktır.)  
Şayet, “beden toplumsal olarak düşünmenin bir simgesi”yse, denetimli acıya dair hiçbir verimiz olmamasına rağmen, “denetimsiz acı”nın, yani kendini öldürmenin dayanılmayacak bir “ıstırab”la ilişkili olduğunu öne sürebiliriz. Çünkü ordudaki “asker çıkarma” işlemi için kullanılan şiddetin uygulanmasını hem devlet hem toplum tarafından tartışmasız onaylanması, “denetimli acı”nın baş edemeyeceği ıstıraba yol açmaktadır.
**
En son iki hafta kadar önce Elazığ'da askerde intihar ettiği açıklanan Mazlum Aksu'nun ailesi, "İntihar iddiasından şüpheleniyoruz. İşin peşini bırakmayacağız" dedi. Aynı kuşkuyu taşıyan çok sayıda insan, benzer bir mücadele içinde. Muhtemelen, benzer cevaplar alıyorlardır ne yazık. Acılarından ötürü mücadeleye girişenlerin yanında son zamanlarda içerden, asker kişilerden gelen sesler eklendi. Umutlanabilir miyiz? Vicdani retçilere reva görmekten vazgeçilmeyen eziyete bakarsak, daha çok yol var. "Büyüttüm besledim asker eyledim / Gitti de gelmedi buna ne çare" diye ağlamamak için daha çok yol. (5 Mart 2013, Radikal)

0 yorum:

Yorum Gönder