1 Ağustos 2015 Cumartesi

Yalnız ve kullanışlı dahi: Baykal



Tek kişilik mücadelelerinin birincisi olarak vardı hep; aynı zamanda sonuncu olduğunu da görmesi gerekmedi böylece. Böylece hep kaybettiğini hiç anlamadı. (Fil Dergisi, Temmuz 2015)
                                                          





Siyaset bir sahne olmasaydı bile Deniz Baykal başladıktan sonra sahneye dönüşürdü. Siyasette şov diye bir şey olmasa Deniz Baykal başladıktan sonra olurdu. Haksız suçlandığı tek şey, hizipçiliktir o sahnede. Tek kişilik bir tiyatro ekibi kurdu. Amerikan burslarında öğrendiklerinin de etkisiyle kitlesel bir tiyatro sahnesi kurduğu izlenimini satmak istediyse de tek kişilik Sokratik diyalog ne olabilirse en fazla onu becerebildi. Hacivat’ı, Karagöz’ü (siyaseten) öldürüp gölge oyununu hiçbir şey olmamış gibi sürdürdü.

Kendi yarattığı krizlerden hep kendisini çıkarmayı bildi. Siyasal krizlerdeyse on yıl öncesini bile kestirebilecek kadar öngörülü olduğu zamanlar olmadı değil.

Sahneli itiraf

Sahne hayatı uzun sürdü. Çok uzun. Gerçekten sahnede dans etmişliği de var. En az bir kere. Dumanlar, yanıp sönen ışıklar arasında konfetiler eşliğinde. 23
Mayıs 1998'de, partisinin 28’inci kurultayında. Partisi baraja takılmadan bir yıl önce. Gökten inen merdivenlerin basamaklarında. Ricky Martin ritimleri eşliğinde. Eli, ayağı, omzuyla. İşte siyaset bir sahne, o da yıldızıydı. Kendi kendisinin parodisi. Oysa o tarihi bir itiraftı, gerçek sahne o günkü sahne, gerçek Deniz Baykal o günkü Deniz Baykal’dı. Parodi kalanıydı.
Başlarken de yıldızdı. Dâhi. Siyasetin genç dâhisi. Kullanışlı dâhi. Hep siyasetin genç ismi diye anıldı, yarı yaşındaki liderlerle kapışırken bile. Gençlik iksiri içmiş gibi yaptı yıllar yılı. Siyasal performansı bedensel performansının bir boyutu gibi görünsün istedi kamuya. Yürürken göründü. Koşarken. Yüzerken. Bisiklete binerken… Tek başına. O danslı itiraf kongresinde Fransa 98’in şarkılarından birini seçmesi bundandı belki de. Futbolu sevmediyse, tek başına oynanmadığı içindir muhtemelen.

Gençliğe hitabeye hitabe
Gençliğe hitabe onun için yazılmış gibiydi. Ömrünü o hitabeye hitapla geçirdi. Rudyrd Kipling’in “Eğer” şiirinde hitap edilen oğul da oydu. Bülent Ecevit Hindistan’dan Tagore’ye gönlünü kaptırırken, o sömürgeci Kipling’den öğüt almayı seçti. Ecevit çevirisiyle, elbette. Karşılaştığı herkesten kedi sahnesi için bir şeyler almayı bildi. Bir tek Ecevit, şiirden fazlasını kaptırmadı.
O şiirdeki öğüt, idealist yalnızlığın erdemi, kendi kendine bir konuşma gibi durdu ağzında. Zaten hep kendi kendineydi, hizipçilik denildi buna: Tek kişilik mücadelelerinin birincisi olarak vardı hep; aynı zamanda sonuncu olduğunu da görmesi gerekmedi böylece. Böylece hep kaybettiğini hiç anlamadı.



En yaşlı genç
Gençlik efsanesi unutulmuş gibiyken, parlamentonun en yaşlısı diye sahne aldı bu kez. İmaj saati hep geri doğru çalışsa da zaman ileri doğru akıyordu çaresiz. Yeniden sahneye çıkar çıkmaz, yeniden uzun uzun konuştuğu duyuldu. Konuşması sözsüzdür gerçekte. Sesini duyunca, gerisini dinlemesek de olur. Baykal konuşması, içeriksiz bir nutuktur çünkü. Bitmek istemeyen. Uzaktan bakınca, iktidar arayan bir liderin nutku. Yılmaz bir siyasal Sisifos. Yaklaşınca anlarız: İktidar istemeyen bir söylemdir bu, istemek yerine, ikame eder.
İktidar konuşmasındadır. Konuşmanın kendisinde. Tek derdi bitmemek olan bir nutuktur o. Sanki az sonra, bu cümle bitince bir cümle gelecek, o müthiş cümle. Bir türlü gelmez. Zaman zaman övülen hitap yeteneğinin kusuru, o uzun mu uzun e ve ı’ları değildir özetle. Belki de o e’ler ve ı’lar, kendisini dinleyen insanlar olduğunu fark ettiği yerde ortaya çıkan gerçek sözlerdir.

Bilinmeyen ufuklar
Kimseye konuşmaz. Gözleri, karşısındakinin gözlerine değil, en yakındaki kameraya göre bakar. Karşısındakinin başının üstünden ya da yanından. Sadece kendisinin görebildiği bir ufka. Daha uzakta, kimsenin görmediği bir yerde birine konuşur gibi. Çok uzakta kimsenin görmediği bir yerde biri onu görüyor gibi. O yüzden tüm fotoğraflarında herkesten farklı bir yere bakar.
Stadyuma kamera girdiğinde, kamerayı ilk fark eden kişi Deniz Baykal’dır. Kamera da neyin, kimin için gelmiş olursa olsun, ilk Deniz Baykal’ı görecektir.
Bir baştan çıkarıcı. Bakışı da sözü de baştan çıkarıcının bakışı ve sözüdür. Tüm baştan çıkarıcılar gibi aşılması zor bir kusuru var: Baştan çıkmış olduğunu bilmiyor. Kendi büyüsüyle büyülü olduğundan kimseyle uzun uzun kalamaz. Türk siyasetinin en kimsesiz insanıdır: Ne hitap ettiği bir kimse vardır, ne dayandığı bir kimse, ne hesap vereceği bir kimse…

Hizipçilik dedikleri
Hizipçilik denilen şey, bu tek kalma arzusudur. Kemal Derviş siyasal geleceğini, Murat Karayalçın siyasal varlığını, İsmail Cem tüm entelektüel terekesini verdi, karşılığında isimlerinin küçültücü telaffuzlarıyla kaldılar.
Ölenlere hep saygılı oldu, çünkü ölenlerin sahne almadığını, rol çalmadığını bilir. Ecevit’i ölümünden sonra bile olsa kendi sahnesinin dekoruna çevirdi. Erdal İnönü’yü yaşarken kurultay tacizleriyle küstürmüştü zaten.
Bunları yaparken gösterdiği taşkın sevinç, hep yalnız kalmasının hem nedeni hem de o yalnızlığın sonucu. Kemal Kılıçdaroğlu’nu hâlâ yaşatan şey ise “Kemal”leştikten sonra patlayan kaset skandalı oldu. Skandaldan en az etkilenen kişi yine Baykal’ın kendisi olmalı ki, o günlerde teşekkür ettiği okyanus ötesini seçimden sonra “temizlemek gerektiğini” söyledi.
O günlerde parmak salladığı bugünün cumhurbaşkanının seçim yarasına ilk pansumanı yapmakta gecikmedi, seçim bitince buluşuverdi. “Meclis’in en yaşlısı…” diye açıklandı iş. “Görevlendirme yok” denildi. Görevin ne olduğunu bilemesek de. Belki de gizli bir anayasa vardı. İki kişilik. Devlet adamlığına yoruldu bir de iş. Ama belki de ne siyaset, ne devlet adamıdır, aslen bir devlet organıdır Baykal. Yüzeysel denilen yerde derin, derin sanılan yerde yüzeysel; burada sanılan yerde okyanus ötesinde…

Ne sosyal, ne demokrat ama toplamda sosyal demokrat. Tayyip Erdoğan’la buluşurken kanıtladığı gibi, 13 yıl içinde iki defa. Başörtüsü tartışması yıllarındaki şirretlikleri tamamen unutmuş gibi yaparak.

Ahmet Türk’e Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelere döktüğü gözyaşlarıysa bir başka yazının, ay pardon, masalın öğesi: devrimci anti emperyalist siyasal ruh masalı. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik ruhu; buralarda “Kürt” ve “Kürdistan” kelimesini duyunca dişlerini çıkaran. Baykal’ın jestlerini, mimiklerini, insansız hitabetinin pervasızlığını taşır bu “ulusalcılık” formu, Türkiye’ye en somut Baykal hediyesidir.


PORTRE'leri beğenen için dahası da var, beğenmeyen için de var tabi





1 yorum:

Yorum Gönder