2 Ocak 2014 Perşembe

Boynuzlanan kent İstanbul


'Minareli kubbeli' siluet, 
beton, cam ve çeliğin 
göğü delen arzusuna yeniliyor. 
"İstanbul değerleri"ni 
en çok dile getirenlerin 
eliyle yapılıyor hem de bu işler.




Kent hep dönüşür. Mesele; kimlerin, neyin lehine ya da aleyhine, ne şekilde dönüştüğüdür. İstanbul, bir insanlık mirası olarak, binlerle sayılacak yıllara yayılan
bir dönüşümün, değişimin kenti ya, işte, şimdi yine dönüşüyor, dönüştürülüyor. Kudretli, itiraz sevmeyen, her şeyini kentin lehine yaptığını öne süren bir
iradenin aklı ve eliyle, topyekûn.

Sokağın gözü ve sesi 

Lüzumsuz Adam, Sait Faik karakterlerinin o keskin göz sahibi adamı, edebiyatın o Kıtmir’i, mahallesinden, sokağından yedi yıldır çıkmayan o adam, 1948’de
evden çıkıp bir cevelana giriştiğinde anlatır bize:
“Dün mahalleden şöyle bir çıkmaya karar verdim. Unkapanı’ndan vurup Şişhane’ye çıktım. İstanbul bayağı değişmiş. Şaşırdım kaldım. Hoşuma da gitti bir bakıma:
Temiz, asfalt, kocaman yollar... O su kemeri ne güzel şeymiş meğer! Nedir o ta bir kilometreden takızafer görünüşü! Yanında Gazanferağa Medresesi şipşirin, bembeyaz. Parklar, ağaçlar gördüm. İnsanlar gördüm. Ürkek ürkek dolaştım. Kıztaşı’na kadar uzandım. Fatih’ten aşağıya yürümeye başladım. Saraçhane’ye
vardım. Baktım bir binanın tepesine yıkıcılar çıkmış, yıkıyorlar. Şuralarda bir hamam vardı dedim, kendi kendime. Yıkılan o hamammış. O sıra vücuduma bir hamamda yıkanmak kaşıntısı geldi.” (Vurgulamalar benim.)
Lüzumsuz Adam’ın yolu, Fatih’ten Teşvikiye’ye uzanacak olsaydı bugün yine şaşırır kalırdı. Birçok binanın tepesine yıkıcıların, birçok arsaya yapıcıların yerleştiğini görürdü. Bir şey daha görürdü Unkapanı Köprüsü’nü geçerken: Kente boynuz takıldığını. Metaforun gerçekmiş gibi algılanınca ne tuhaf olacağını yani: Altın Boynuz’a boynuz. Bir de onlarca minare boyundaki yapıların, minare ve kubbelerin arasında göğe yükseldiğini. Boynuzların, gökdelenlerin Süleymaniye’yi, Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, Nuruosmaniye’yi garipleştirdiğini.

Lüzumsuz Adam, 1950’lerde yine politik iradeyle yürüyen yıkıcı dönüşümün ayak seslerini duyar, görür; gördükleri ve anlattıkları zamanımızı da kapsar. Artık ona çorba verecek işkembecisi, portakal verecek manav Solomon’u kalmayacağını sezmiştir, “Mahalle gene ne olsa mahalledir” derken çok içlidir. Tüm yapıp yıkmaların “Mahalle iyidir. Bizim kültürümüzdür” nutuklarından bıkmayan adamların eliyle yapıldığını aklı alır mıydı, bilinmez. “İmar”ı inşaat fetişizmi sayanlara uzaktır o, bu kesin ama.

Anıtların yazarı 

İstanbul’daki değişimin, dönüşümün hüznünün diğer ismi, Beş Şehir’in yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar, kenti ‘siluet’iyle tarifler. Beş Şehir’de özellikle vurgulanan şey, her satırda doğrudan tarif ve tasvirle ya da dolaylı atıflarla anımsatılan tek tek anıtsal eserler kadar, onların toplamını, ‘manevi şahsiyeti’nin tecessümünü deyimleyen siluettir, “İstanbul’a tahakküm eden siluet.”
Anıtsal eserler, yani camilerle başlar Tanpınar; Süleymaniye, Şehzadebaşı, Sultanahmet, Valide Sultan gibi camilerin kent bünyesi üzerindeki azametlerinin mimari sırlarını anlatarak ilerler. Yönetsel kudret ve dinsel yüceliğin birleşimiyle şekillenmiş eserleri, ‘siluet’leriyle anlatışındaki heyecanı, Tanpınar’ın yaşayan İstanbul’a yönelik kaygılı sessizliğinin de açık nedenidir: O da gelecekteki İstanbul’dan umutsuzdur.
İstanbul demek bir de doğa demektir tabii ki: Boğaz, Kâğıthane, Çamlıca, Emirgân... İstanbul, doğa ve (doğaya da hükmeden) anıtsal mimarinin bir karışımıdır.Yani, saltanat ve tanrısal lütfun kenti. Denemeler, derin ve keskin bir hüznün, kristal şişeciklerde biriken gözyaşlarının harfe dönüşmüş hali gibidir. Bugün sadece övülen ama içeriği betonla çiğnenen hüzün. (Beş Şehir’deki Bursa’da TOKİ’li faciayı da unutmamak gerek. "En büyük, en yüksek, en geniş" şiarıyla yüründüğünde, o incelikli Bursa ortasına devasa bir uzay gemisi saplanmış hale gelir. Bunun adını "büyüklük kompleksi" mi koysak ne? Kültür Bakanlığı'nın bastığı kitaplardan ekonomik ölçeklere, yapılardan meydan mitinglerine her iş "büyüklük"le yürüyor. Ölçü "büyük"lük olunca da sonuçları "küçük" olmuyor tabiatıyla...)
Tanpınar’ın düşlediği, yıkıntılar içinde, bir zamanlar kurulmuş bulunan kozmosun yeniden oluşabilmesiydi, hiç değilse tahayyülde. Bu düş, yazdığı her satırın arkasında kısık sesle mırıldanan bir dua gibi hissettirir kendisini: Olansa, kozmostan kaosa bir geçiştir. Ya da şöyle: Bir kozmostan başka bir kozmosa geçiştir olan. İlahi ve dünyevi egemenliğin (arzulayan, doğa ve kültürün diyebilir) şekillendirdiği ‘tahakküm eden siluet’in yerini, ilahiye hiç susmadan atıf yapan, ama iradesini ve gücünü (parasını) dünyevinin yükselişine sarf eden bir politik gücün eliyle ikincinin birinciyi ezdiği bir kozmosa..

Kırmızı mahalleler 
1980’ler ve 1990’lar İstanbulu’nun yoğun rengi ‘kırmızı’ydı. Tuğla kırmızısı. Kat kat, evdeki oğul ve kızların sayısına göre yükselmiş, çatısız binalar.. En üst katta, dağınık saç örgüsü gibi duran demir filizler.. Yeni katın arzusuydu o filizler. Oğullara ve kızlara açılacak yeni daireler..
Arada gökdelenler neredeyse belli bir ritimle çoğalırken, o kırmızı mahalleler de kendi iyi kötü kaynaklarıyla bir kat daha çıkma peşindeydi. İki yükselme arzusu, birbirine pek uyumlu değildi. Kırmızı mahallelerin ekonomisiyle gökdelen diken gücün ekonomisi ters yöne çekiyordu. 
Mevcut dönüşümü yöneten irade, o gökdelenler aleyhine, kırmızı mahalleler lehine söylem ve politikalarıyla yükseldi. Hâlâ oralara sesleniyor ama artık gökdelenlere başka bakıyor; yoksa onca kudretine rağmen, mukaddes İstanbul’un ‘silueti’ne boynuz vurup, gökdelenlerle kubbe ve minarelere gölde düşürür müydü?

Ustalığın Babil’i 

Değişimin idarecisi, usta diyor kendisine. Taş üstüne taş koyma ustalığı su götürmez, ama o taşlar sadece birbirinin üstüne değil, kentin sakininin, geçmişinin ve imgesinin üstüne konuluyor; göğü delen yapılarla İstanbul artık bir ‘kubbe ve minare’ kenti değil, rantla uzaya ulaşma arzusunun her değeri ezdiği bir Babil.
Babil yükselirken diller ayrılır. Malum. Paul Riceour’ün okumasını izlersek, bu aslında ne bir kehanet ne de bir lanettir. Bu, aslında bir tür kayıttır da: “Bu, böyle oldu. Göğe yükselecek bir bina yapmaya koyuldular. Tanrı dillerini bozdu ve anlaşamaz oldular.”
Belki Babil’i yol haritası bile sayabiliriz, yine göğe yükselirseniz, yine öyle olur, dilleriniz karışır, anlaşamazsınız: Bir yanda göğe yükselişi hiç durmayan binalar ve insanlar varsa, öte yanda küçülüşü hiç durmayan insanlar vardır. Yükselenlerin bulunduğu yerden yerdekiler karıncadırlar, en fazla. Yerdekilere göreyse yükselenler artık başka bir iklimin, irtifanın varlıklarına dönüşürler. Bunların dilinin, aynı isimler, aynı zamirler, aynı cümle yapıları, aynı fiilleri kullansalar bile, ayrışmaması imkânsız!
Bu yıkıcı, göğü azaltıcı atılımın rüşveti olsa gerek, kentin en yüksek tepesine bir devasa cami yapılıyor. Çamlıca’daki inşaattan söz ediyorum. Sultanahmet’in, Süleymaniye’nin, Ayasofya’nın ‘siluet’lerini boynuzlarla, gökdelenlerle darmadağın eden elin ve aklın bir rüşveti değil mi bu?

Üç İstanbul 
Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı, yoksulunun gözüyle bir İstanbul’u anlatır bize, ‘dönüşüm’lerde görünmeyen adamdır o. Sulukule’nin, Tarlabaşı’nın aldatılmış yoksulları.. Tanpınar’ın abideviye yönelik keskin gözünün göremediğidir Lüzumsuz Adam. Tanpınar’ın İstanbul’u üreteni, tüketeni, sokakta yaşayanı görmez; Beş Şehir’in anlatıcısıyla Lüzumsuz Adam birlikte bize neyin dönüştüğünü de gösterirler.
Bugün ‘abidevi’ işler peşindeki kudret, ne Tanpınar’ın estet bakışıyla, ne Lüzumsuz Adam’ın yaşamsal bakışıyla ilgilidir, nutukları ikisini de kucaklıyor gibi olduğuna aldanmamalı.
Birincinin kalbini ve arsasını, ikincinin aklını ve söylemlerini alıyor, kırmızı mahallelerden gelen oyların desteğiyle, gökdelenlerin kentini inşa ediyor. Yerel ve küresel yeme ve yükselme iştahının Babil’ini.

0 yorum:

Yorum Gönder