14 Mart 2016 Pazartesi

Fikri Takip 2: Temyiz kudretinize sahip çıkın!

"Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes temyiz kudretini kaybetmiştir."
Bir Anayasa maddesi bu. Ben yazdım. Yok yok, Aziz Nesin'lik yapmaya çalışmıyorum, Anayasa'nın 66'ıncı maddesine öykündüm. Yakında Anayasa'ya aynen yazılırsa şaşmamak lazım. Yazısız Anayasa'da yazılı zaten, aşağıda kanıtı var.

Yannis Vasilis Yaylalı, "halkı askerlikten soğuttuğu" gerekçesiyle ceza aldı. Cezanın gerekçesinde hukuk tarihine geçecek vahamette ifadeler yer aldı.

Maddede, orijinal maddede, "Devlet" büyük yazılmış ama ek, kesme işaretiyle ayrılmamış. Anayasa'nın imlası bozuktur; cunta generallerinin hukukçuları, hak kısıtlama acelesiyle imlayı tümden unutmuş sanki. Bir devlet, yurttaşlarına eğitimini verdiği, zorla bellettiği kurallara kendi niye uymaz? Uymadığı kurallar hukuk kurallarıysa "hukuk devleti" olma vasfını kaybeder ya da kazanamaz. Uymadığı kurallar imla kuralıysa? İzah etmekte zorlansak da, şu gözlemi yapabiliriz: Bu devletin bir "yargı" sorunu var, yargı muhakkak bir cümleyle kurulur ve bu devlet yargılama işlemini de onun ilanındaki cümleyi kurma işlemini de kurallara uyarak yapmayı sevmez. Kuralsızlıkla kural koymayı, kurala uydurmak için zor kullanmayı ama kendisi buna uymamayı sever. İmlasından içeriğine, kanunundan mahkeme kararına.
Neyse...

Siyaset yasak hemşerim!

Demiştik ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sınırları dahilinde yaşayanlar, artık temyiz kudretlerinin olmayacağı bir geleceğin içine düşmüştür. Bu benim "düşünce"em değil, yargının yargısı. Hakkında hüküm var.
İlk yazıda, İstanbul'da polis tarafından akademisyenlere sorulan 14 sorunun, düşünce özgürlüğünün çifte ihlalini içerdiğini öne sürdüm; savcılık, polis marifetiyle sordurduğu sorularla hem açıklanan düşünceyi menediyor, hem düşünce açıklamaya zorluyordu.
Bu da siyasetin yasaklandığı bir iklimin hüküm sürdüğünü gösteriyor bize. Gerçekten de, 'Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi'nin yayınladığı bildirideki ifadeler suç olarak kabul edilecekse polisin sorularından da anlaşılacağı üzere, fikir özgürlüğünün tamamen ilgasının yanı sıra bir de siyasetin imhası gerçekleşecektir. Doğru ya da yanlış, güzel ya da çirkin, makul ya da akıl dışı, ciddi ya da zevzekçe, gerçek ya da palavra... beyan özgürlüğü aynı zamanda siyasal bir özgürlük, siyaset yapma özgürlüğüdür, imhası siyasetin de imhasıdır, malum herkesçe.
Hem düşünce açıklamayı yasaklamak hem de düşünce açıklamaya zorlamak, "düşünce özgürlüğü"ne karşı işlenebilecek ihlallerin sınırını oluşturur. Bu sorularla ihlalin mümkün sınırlarına ulaşmıştır. Daha fazla ihlal edebileceği bir şey yoktur.

*
İhlalden toptan imhaya

Fakat durum bu kadar parlak değil! Daha fazlası var, beterin beteri: Düşünce özgürlüğünün ihlalinden daha fazlası, onun imhasıdır. İhlal sınırlarını aşıp imhaya geçişin bir yolunu bulmuş görünüyor Türkiye Cumhuriyeti'nin yargı sistemi.
İlk yazının sonunda kısa bir bölümü koyduğum karardan söz ediyorum. Uludere Asliye Ceza Mahkemesi'nin 6 Ocak 2016 tarihli, 2015/141 Esas, 2016/2 Karar sayılı hükmünden.

Karardan bir paragraf:

*
"Failin insanları vicdani redde davet ettiği bunun sebebinin de savaşların zararlı ve kötü olduğuna dayandırdığı, ancak fikir olarak ortaya koymuş olduğu iddia ettiği, bu eylemin ham bir bilgiden ibaret olduğu, ortadaki görmüş olduğu problem üzerinde fikir olarak değerlendirilebilecek nitelikte derinlemesine, bir araştırma ve okuma yapılmadan, ham bilgilere dayalı olarak ortaya konulan söylemlerin fikir ve düşünce olarak nitelendirilemeyeceği, bir fikir ve düşünceden bahsede bilmek için klasik manada tez antitez sentez üçlüsünü bir arada harmanlayarak üzerinde düşünülüp okumalar yapılıp sonuca ulaşılması gerektiği. Sanığın eyleminde ise yukarıda da bahsedildiği gibi vicdani Reddin ne olduğu ile alakalı bir bilgisinin var olduğu ancak mevcut orduyu ortadan kaldırdıktan sonra kamu güvenliğinin milli güvenliğin nasıl sağlanacağı konusunda hiç bir beyanatta bulunmadığı. Eylemin fikir ve düşüncenin ortaya çıkışı sürecindeki tez antitez sentez sistemine uygun beyanlar olmadığı. Şüphelinin suça konu fiilinin ham bilgiden ibaret olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmış 25. Maddesinde düzenlenen düşünce kanaat hürriyetine, 26. Maddede düzenlenmiş düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile AİHS madde 9'da düzenlenen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ve yine 10.maddede düzenlenen ifade özgürlüğü çerçevesinde düşünce ve fikir olarak nitelendirilemeyeceği kanatine ulaşılmıştır."
(Uludere Asliye Ceza Mahkemesi, 2015/141 Esas, 2016'/2 Karar)


Tek eksik: Hukuk!

Şair Eşref, kaymakamlığa atandıktan sonra, hükümet konağı binasının kışa girmeden onarılması gerektiğini yazar İstanbul'a.
Cevap bir soruyla gelir: "Nereleri akıyor?" 
Eşref de cevaba cevap yazar: "Musluklarından başka her yeri..."

Karar da musluğu hariç her yeri akan bina gibi: Yazıldığı dilin gramer kurallarına, imlasına, sentaksına hiç mi hiç uymuyor; "düşünce"nin ne olup ne olmadığı konusunda ahkam kesiyor ama hukuka uygun hüküm verme mecburiyetini tamamen unutmuş durumda. Bu haliyle tek eksiği hukuk!
Yazanlar, yazdıkları dili bilmiyorlar mı? Adalet Akademisi dahil en az 17 yıllık bir eğitimden geçen kişilerin, tüm sürecin tek dilini bilmemeleri mümkün mü? Yoksa önemsemiyorlar mı? Bilmemek de önemsememek de mümkün mü?
"Yargı" daima bir cümledir, dedik, cümle tamam olmadığında yargı eksik kalır. Yani yargı, yargı olmaz. Niye peki tamamlanmayan cümleler, özne-yüklem uyumsuzlukları, anlam sapmalarına yol açabilecek sentaks sorunlarıyla örülmüş bir hüküm veriliyor? Cevap bulmak zor. Anayasa'nın imlasından başlayarak bu karara kadar "devlet metinleri"ndeki imlasızlığa cevap bulmak zor gerçekten de. Belki şu kadarını söyleyebiliriz: Çok acelesi var, çok heyecanlı.

İktidara yetişme telaşı

Acelesi var evet, 12 Eylül Anayasası'nı yazan profesörler gibi. Ait olduğu devletin tüm organlarına hükmetme gücüne ulaşmış, o organların işleyişi ve düzenlenişini köklü biçimde değiştirmek isteyen bir iktidarın acelesine uyum sağlamaya çalışıyor. Rejim değişiyor. Genellikle rejim değişen ülkelerde yer yerinden oynar, dil de buna uyum sağlar. Kaymakamlara söylenen (verilen), "Kendinizi mevzuatla bağlı hissetmeyin" sözünü (talimatını) yargı da anlamış olmalı. Kıza söylenince gelin anlıyor ya, kaymakama söylenince yargı zaten leb demeden... 
Fakat sadece düşünce özgürlüğü ihlalini garanti altına almıyor karar, sadece dilin kurallarının ihlalini içermiyor; daha ileri bir şey oluyor: Yargı, neyin "düşünce" olduğuna ve neyin "düşünce olmadığı"na hükmediyor. Yargıcın düşünce tarihi, düşünce biçimleri, düşünce metodları, felsefe, mantık vs hobisi olabilir (esasen ciddi bir yöntem dersi almış olması, bilgisi bulunması gerekir), olsa ne güzel olur, fakat neyin düşünce olduğu, neyin olmadığını hükme bağlaması, sadece "düşünce"ye yargı otoritesinin tasallutu değil, imhası anlamına gelir.

Unutulan "kanaat"

Bu karar, "unutma" tekniğiyle yazılmış. Sadece imla, gramer kurallarını değil, anayasadaki "düşünce" ve "kanaat" ayrımını unutuyor. Kanaat", (Türkiye'deki içtihatlara bakacak olursak), doğruluk ya da yanlışlık, "ham"lık ya da "olgunluk" gibi kıstaslara bakılmaksızın, bireyin tamamen kişisel, tek kişiye özgü bir fikre sahip olabilmesinin ifadesi olarak Anayasa'da yer almıştır. 
Yargının görevi beyanın niteliği hakkında hüküm kurmak değil, beyan hakkının, beyan özgürlüğünün korunmasını temin etmek ve beyan yoluyla yasalarla belirtilen bir suç işlenmişse (açık ve yakın tehlike gibi kıstaslar, şiddet çağrısı vs gibi öğeleri araştırarak) bunu saptamaktır. Ama yapmıyor. Onun yerine, "kanaat" başlığını görmezden geliyor, kanun koyucuyu (bile) çiğniyor yani.

Vicdani Ret, dünyanın en saçma düşüncesi olsa bile, ham olsa bile, saçma ya da ham olduğu için vicdani ret ilan edeni mahkum ettiremez, kaldı ki asıl saçma olan neyin düşünce olup neyin olmadığına yargı teşkilatının hükmetme hamlesidir, saçma ve tehlikeli. Üstüne üstlük vicdani ret, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından (bir süre eveleyip geveleyerek meseleye baksa bile en sonunda) "özgürlük" olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır. İHAM, Türkiye'de yargıçların hüküm kurarken gözetilmesi mecburi olan kararlar üretir. Yani mahkemenin unuttuğu bir şey de İHAM kararlarıdır. Karardan, vicdani reddin mi "ham" bulunduğu, yoksa yargılanan kişinin vicdani redde ilişkin düşüncelerinin mi ham kaldığını anlamak imkansızsa da, İHAM tarafından korunmaya değer bulunan vicdani reddin en ham savunusunun bile artık mahkumiyete yetmeyeceği unutularak bu sorun çözülmüştür.
Kararda çok ilginç bir "kısa devre" bulunmaktadır: Suçlama, "halkı askerlikten soğutmak"tır; vicdani ret değil. Kararda ise şöyle düşünülmüştür: Sanığın vicdani ret konusundaki görüşleri, düşünce aşamasına ulaşmamış, ham kalmıştır. Ham fikirler, düşünce olamadıkları için düşünce özgürlüğünden yararlanamaz. O halde ham bir vicdani ret düşüncesinin ilanıyla, halkı askerlikten soğutma suçu işlenmiştir. Anayasa'da yazılı "kanaat" özgürlüğü peki? Attık gitti.İHAM kararları? Atın gitsin. Vicdani ret ilanı ve savunusuyla halkı askerlikten soğutma arasında otomatik bağ kurulması, uygun illiyet gereğinin unutulmasıdır. Sonuç: E, mahkumiyet. 
Bu akıl yürütme yolunda ham şeyler çok elbette, fakat derdimiz hamlık, olmuşluk değil. Neticede yargı kararları, tıpkı "düşünce"ler gibi, ham bile olsalar, ilan edilmiş olmakla sonuç doğururlar. Bu karar örneğin, yargıladığı kişinin hapse girmesine yol açacak. Fakat daha fazlası var burada.

Anlatmayı deneyelim:
Savcının girişimi siyasetin imhasıysa yargıcın girişimi, bireyin düşünme imkanının imhasıdır, başka türlü söylersek, yurttaşın temyiz kudretinin olmadığının, olmaması gerektiğinin kabulüdür: Yargıcın girişimi (yani bu karar) kurumsallaşırsa, yani neyin düşünce olup neyin düşünce olmadığına mahkemeler karar verir hale gelirse, geldiği an itibarıyla, yurttaşların temyiz kudreti bulunduğunu kabul etmeyen bir sistem yürürlükte demektir. 

*

Çok uzadı. Devam edeceğim. Temyiz kudreti olmayanın "sözleşme" özgürlüğü  de olmaz; ne "devlet"le ne de başka "yurttaş"larla akit yapamaz. Buralardan devam...
Belki yarın belki yarından da yakın...

0 yorum:

Yorum Gönder