11 Mart 2016 Cuma

Fikri takip-1: PKK sizce terör örgütü müdür?


Soru şu: "PKK sizce terör örgütü müdür?"

"Barış için akademisyenler inisiyatifi, Aydınlar Dilekçesi'nden sonraki en büyük "dilekçe dava"larına yol açacak gibi duruyor. 

Yok yok anket yapmıyorum. Soru benim değil. Polis soruyor. İstanbul polisi, akademisyenlere soruyor. Hani şu "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisini imzalayanlara. (Cumhuriyet gazetesinin internet sitesindesorular var, buradan buyrun) İlk soru bu. 14 soru var. Yok, fikir araştırması yapmıyor, görüşlerden yararlanma filan da değil amacı. Suç soruşturuyor. Suçlu zannettiğine, "şüpheli" gördüğü akademisyene soruyor. Suçlu sanıyor, şüpheli görüyor, çünkü iktidar, hükümet ve cumhurbaşkanlığı öyle diyor.
"Türkiye'de fikir özgürlüğü tamdır. Basın özgürlüğü fazladır bile" yollu söylemlerin ne demeye geldiğini iyi gösteren sorular. "Tam" ve "fazla"nın anlamını iyi ortaya koyan sorular. Tam da fazla bir soru. Fazla olan bir soru. Sorudan çok sorun. Hak, hukuk, ifade özgürlüğü konusunda nelerin asla yapılmaması gerektiğini çok iyi ortaya koyan, bu yanıyla şahane bir soru.


Tescilli fikir, tescilsiz fikir

Esasen son dönemlerde "ifade hürriyeti" kapsamında yargıda-poliste dönen işlerin hepsi "şahane", örneğin bir fikrin fikir hürriyetinden yararlanması için "fikir" sayılması ve fikir sayılması için de "tez, antitez, sentez üçlüsünü birlikte harmanlayarak üstüne okumalar yaparak" filan oluşturulması gerektiği mahkeme kararına bağlandı. Evet, Türkiye'de oldu bu da. (Karara ilişkin haber, Birgün gazetesinde, Onur Erem imzasıyla 27 Ocak 2016'da çıktı haber. Haberde yer almayan bilgileri benden esirgemeyen Onur Erem'e ve Birgün'e dostlukları için teşekkürlerimle, şöyle buyrun)
Sanki "mahkeme duvarı"nın bir yerinden Parmenides fırlayacak, belki de Heidegger, belki de Husserl. Ne desek buna, yargının epistemolojiyle sınavı? Başbakanın "epistemoloji" dediği için övüldüğü ülkede yargısal iş ve işlemlerde "fikir" sevgisi? Hukuk felsefesi diye bir şey var ya, antihukuk felsefesi de artık var oluyor yavaş yavaş. Bu karar tek başına hukuk-fikir(beyan)-özgürlük konusunda yargının, demek ki toplumun nasıl bir buhran içinde olduğunu göstermeye fazlasıyla yeter. Ona dönmek üzere, akademisyenlere sorulan sorulara geçelim. Çünkü sorular, bir anayasayı ihlal rehberi niteliğinde. "Düşünme" hakkında, düşünme-hukuk ilişkisi hakkında derin derin düşündürecek nitelikte.



Kanıksanmış kader sorusu

Başlayalım. Tekrar için affedin, soru bir, "PKK sizce terör örgütü müdür?"
Ne soruluyor? "Şüpheli"nin bir örgüt hakkındaki "görüş"leri. Çok sevilen bir soru. Polisin hakkını yemeyelim, yalnız değil. Sormayan yok neredeyse. Anonim soru. Televizyondan yaygın ezberlerin dışında bir şeyler söylemeye çalışan herkese yapıştırılan bir soru. Kanıksanmış neredeyse. Cevap veren bir, vermeyen bir kaderle baş başa kalıyor. Merhum insan hakları mücadelecisi Tahir Elçi örneğin, herkesin iyi bildiği gibi, bu soruya verdiği yanıttan ötürü ölümle biten eziyetli yolculuğuna çıktı. Kader sorusu. Konuşma hakkına sahip olup olmadığınızın anlaşılacağı sırat sorusu. 
Sorudaki hukuki tuhaflık, Anayasa'yı, bu kötü Anayasa'yı bile okumakla hemen görünür hale geliyor, madde 25, "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığıyla:
"Herkes düşünce kanaat hürriyetine sahiptir."
"Her ne sebep ve amaçla olursa olsun, düşünce kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."



Devletin polisi, polis devleti

Yorum gerektirmeyen bir mesele. Fazla açık. "Düşünce ve kanaat" açıklamaya zorlayamazsınız demek, düşünce ve kanaatlerini "zor"la öğrenmeye girişemezsiniz demektir.
Polis, savcı emrinde adli kolluk görevini yaparken kanuni zordan yararlanır, sorgu, zora dayalıdır, zoru içerir, "susma hakkı"nın varlığı zoru gizlemez, ilga etmez, zora karşı usuli bir savunma imkanıdır sadece. Zaten sorgu, işlenmiş bir suçun aydınlatılması amacıyla fiilin, eylemin soruşturulmasıdır, "düşünce"nin değil. "Düşünce"nin araştırılması da elbette bir "polis" sorunu, bir "polis" konusudur; fakat o polisle bu polis bir değil. Biri devletin polisi, biri polis devleti. Duvardaki resim başka sen başka şarkısındaki gibi, kanunda yazan başka polisin ettiği başka.
Neyse.
Akademisyenlere İstanbul polisinin sorduğu ilk soru, açık, kasıtlı bir anayasa (ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ihlalidir. Din, vicdan, düşünce ve kanaat açıklamaya zorlamak, sadece Anayasa'nın soyut ihlali değildir, suçtur da.



Düşünce ile kanaat

Madde, "düşünce" ve "kanaat" arasında bir ayrım da yapıyor. Bir sebebi var bunun, çok iyi bilindiği gibi; Türkiye yargısı bunu kabaca şöyle formüle ediyor: Düşünce (nispeten) nesnel bir kavram, evrensellik iddiası taşıyan, nesnellik boyutu bulunan, kişiye özel olması gerekmeyen bir kavram. "Kanaat" ise nesnellik boyutu bulunması hiç de gerekmeyen, kişiye özel kalabilecek, yani nesnellik kaygısı taşımayan, saçmalamayı da içerebilecek bir kavram. Maddedeki ayrım (daha iyi formüle de edilebilecekse de) disiplinli çalışmalardan tekil hezeyanlara kadar her beyanı korumayı altına alıyor böylece.
"Beyan" ise devamındaki maddede korunuyor, aynen:
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tekbaşına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir."
Poliste sorulan soru, bir konudaki düşünce ve kanaati açıklamaya zorlamakken, sorunun sorulmasına yol açan soruşturma ise düşünce kanaati açıklamaktan men etmeye zorlamaktır. Savcılıklar bildiri hakkında soruşturma yaparken, iktidar yetkililerinin arzu ve taleplerini ceza hukuku normlarıyla karşılamaya çalışmakta, yani siyasi alandaki bir tartışmayı hukukileştirmeye çalışmakta, böylece (hukuk alanında) iki hata birden yapmaktadırlar. İlki, düşünce ve kanaat açıklamayı engelleme yasağını çiğneme hatası, ikincisi birinciyi tahkim edecek şekilde düşünce ve kanaat açkılmaya zorlama hatasıdır. Soruşturma "Sus" demekte, soruşturma yürütülürken sorguya alınanlara "konuş" denilmektedir. Totaliter yasakçılıkla engizisyoncu itirafçılık iç içe iş başında. "Adalet mülkün temelidir" yazısı kalkıp yerine "Kırk katır mı, kırk satır mı" yazılsa yeridir...


Katliamcı devlet

Tek soru bile bu kadar hukuki fecaati bagajında taşıyor, daha 13 soru var. Bir tanesi, sadece bir tanesi, hukuk mantığı açısından "makul", şu: "Bildiriyi imzalamanız için tarafınıza herhangi bir özel ya da tüzel kişi veya kişilerce yahut herhangi bir kamu/özel kurumlarca ve de yasal-yasal olmayan örgüt/örgütlerce baskı yapıldı mı?" Öyle ya, baskı varsa suç vardır; imza attığı için değil, baskıyla imza attırıldığı için, baskı yapanın işlediği bir suç.
Bir soru daha:
"Türkiye Cumhuriyet Devleti sizce katliam mı yapmaktadır?"
Yok, "temizlik" yapıyor. Hijyen terimleriyle konuşulacak bir konuyu cezai terimlerle konuşulmasına sinirleniyor haliyle. Eski huy. Eskimeyen huy. Neyse...
"Katil devlet" lafı, malum, "hakaret" ve "iftira" addedilerek dava konusu oluyor. Bu konuda bir de derin bir kompleks var, soykırım meselesinden kaynaklı. Dolayısıyla, soru, "suçu araştırma"ktan çok, itiraf almaya yönelik. Çünkü aksini düşünmek, söylemek yasak. Devlet cinayet işlemezse, katliam hiç yapmaz, değil mi ama? Soykırım zaten zinhar, ecdat yadigarı bir "temizlik"ten ibaret, yoksa hiç... 


80 yıl önce 80 yıl sonra

Peki ya yaptığı resmileşmişse, tescillenmişse ne olacak? Mevcut cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başbakan iken, devletin Dersim'de "katliam" yaptığını kabul ve ilan etmişti. 
Bir başbakan olduğu için, eski hükümet rejiminde, yani bu sözü söylediği dönemdeki rejimde başbakan beyanları "resmi" beyan niteliğinde olduğu için, "devletin katliam yapabileceği" yine devlet tarafından kabul edilmiştir demek ki. O halde devletin katil olabileceği, katliamcı olabileceği uzun tartışmalar gerekmeden "kabul edilebilir" zaten; Dersim'le Cizre arasındaki fark ne? Aradan geçen zaman mı? O zaman iktidarda olanların AK Partili olmaması mı? 
Bakarsınız bir 70 yıl sonra biri de bu dönemin yönetimini "resmen" katliamcı ilan eder değil mi?

Hasılı, "akademisyenler" soruşturması, "memleketimden düşünce özgürlüğü manzaraları" eserine eşsiz katkılar sunmaya devam ediyor, edecek gibi de. Kürt meselesi, tüm akıllı iktidarlar tarafından iktidarlarını tahkim etmek üzere kullanılıyor. Araç sıkıntısı yok, her yol mubah. Bu da bir tür "çözüm" süreci. İktidardan başka hiçbir söze itibar etmeyen kişilerden başkası ortada kalmayana kadar devam etmeyi hedefleyen bir süreç. Kargadan başka kuş, devletin dediğinden başka "fikir", Türk'ten başka yurttaş kalmayana kadar gidecek... 



***
Bütün bunlar olurken, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu (elbette) konuştu. Dedi ki, "Ya devletin yanında ya da terör örgütünün yanındasındır." Feyzioğlu'nun düşünce ve kanaat özgürlüğü, özgürlüklerin korunması vs ile ilişkiye önem vermediği açık zaten. Bu yazı açısından fazla önemi de yok, tek önemi şu: Başınıza bunlar gelirse, avukat tutmanız gerekirse, Metin Feyzioğlu'na giderseniz, savcı tutmuş olursunuz. İkisi de cumhuriyet diye bildikleri şeyi korumak için kalan her şeyi feda etmeye hazır, ekmeğini yedikleri meslekleri, hukuk dahil. Fedakar hukukçu, yani.



***
Akademisyenlere sorulan sorularla başladık, yeni rejimin "düşünce"yi koymak istediği yeri gösteren başka bazı idari ve yargısal işlemlerle devam edeceğim. "Yeni rejim"in bu konuda eskiyi mumla aratma çabasını anlamaya çalışmak amacıyla...

Bir de karar var demiştik yukarıda, "şahane" bir karar demiştik...
"Failin insanları vicdani redde davet ettiği bunun sebebinin de savaşların zararlı ve kötü olduğuna dayandırdığı, ancak fikir olarak ortaya koymuş olduğu iddia ettiği, bu eylemin ham bir bilgiden ibaret olduğu..."
(Uludere Asliye Ceza Mahkemesi, 2015/141 Esas, 2016'/2 Karar)
"Vicdani ret" hakkındaki bu karar hakkında yazacağım devam olarak, gramerinden imlasına, içeriğinden kapsamına kadar hukuk tarihine geçecek bir karar... Pek yakında...

0 yorum:

Yorum Gönder