16 Ocak 2013 Çarşamba

Kılma cenazemi lazım değilsen!


Eski firavunlar ölünce, kölelerini, hizmetkarlarını 
"Kozlu'ya Saygı Yürüyüşü"nden...
öldürüp piramitlerine çekilirlerdi. 
Şimdiki firavunlar için 
çalışırken ölenler toprağın altına, 
kalanlar alışveriş merkezlerine gömülüyor.









Taksim’de bir yürüyüş. Kozlu’daki son madencilik kazasında can veren işçiler nedeniyse, “iş cinayetleri”ni telin etme ve ölenleri anma yürüyüşü. Yaklaşık 50 kişi, “Unutma” diyor, barajda, madende, atölyelerde, inşaatlarda ölenleri unutma.
Eski mısır hükümdarları, firavunlar öldükleri zaman, onlarla birlikte binlerce hizmetçi de gömülürdü. Başka toprakların, coğrafyaların efendilerinin de yanlarında köle ve hizmetkarlarıyla öbür dünya yolculuklarına çıktığı malum. Biz firavunları andık, çünkü onlar devasa piramitleri ve maiyetleriyle her yerdekinden daha iştahlı, daha kanlı bu konuda.  Bu kanlı kortejde, gömüldükleri piramitlerin inşasında çalışanlar da olurdu. Her şey firavunun tatlı canının ölümden sonra da rahat etmesi içindi. Ölümden sonraki yaşamda da kölelere, hizmetçilere ihtiyaç duyardı bu beyler. Ölenle ölünürdü, mecbur. Bugün artık böyle şeyler yok. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.
Öyle mi? Artık firavunlar için kimse ölmüyor mu?
Toplum ve şiddet
Şiddet, toplumların temeli ve ruhudur. Şiddetin nasıl örgütlendiği, nasıl işlediği, toplam şiddetten kime ne pay düştüğü, o toplumun örgütlenmesinin niteliklerini verir. “Uygarlık Tarihi”nin yazarı Norbert Elias, şiddet sorununu bir uygarlık sorunu, daha da doğrusu, uygarlık ölçütü olarak görür: Şiddet ne kadar sönümlenmiş, ne kadar dolaylanmışsa, o toplum o kadar uygardır. Sigmund Freud da şiddetle uygarlık arasında bir bağ kurar, Elias’a göre biraz farklı bir yolla, fakat yakın bir sonuca ulaşır: Dürtüler, bir yanı ölüm bir yanı yaşam peşinde olan ve daima bir tür şiddetle beliren dürtüler, bastırılarak uygarlığa ulaşılır. Bu anlamda baskı, uygarlığın bir bedelidir. Aslında Elias’ın bakışında da şiddetin dolaylanması, sönümlenmesi, kurumlara, kuruluşlara, yasalara, adetlere, geleneklere yedirilerek seyreltilmesi bir tür “bastırma, baskılama” süreci olarak tasvir edilir.
Devletin şiddet tekeli, şiddetin serbest, denetimsiz, başıboş yüzmesine karşı mücadele fikrine dayalı bir söylemle meşrulaştırılır. Böylece Thomas Hobbes’un formüle ettiği herkesin herkesle savaştığı toplum kabusundan kurtulunacaktır. Şiddetin başıboş yüzdüğü toplumda uygarlık ve merkezi yönetimin meşruiyeti sorunu vardır; en şiddeti savunan, en faşist devlet için de bu böyledir.

Vurun kadına!
Toplam şiddet insan ilişkileri, grup ilişkileri ve tüm politik süreçlerdeki ilişkilerde dağılır. Devletin şiddet tekelinin evdeki lehdarı ve memuru aile babası, devletin erkek oluşa ayırdığı şiddet yetkilisidir. En bireyci burjuva devlet yapılanmasında bile hala devam eden “erkek şiddeti”, bu tarihsel işbirliğinin kolay silinmeyecek izidir. Bugün kadına yönelik şiddetin yoğunluğu ve sürekliliği, otoritelerin bu soruna karşı üzüntü beyanından öteye geçmekte ayak diremesi, bu tarihsel şiddet algısının tezahürüdür. Neredeyse her gün görülen, en son bir parlamenterin bile mağdur haline geldiği kadına yönelik şiddetin sıklığı ve yoğunluğunun boyutlarından biri, devletin ve toplumun, “aile babası”ndan, yani “erkek”ten şiddet yetkisini alma konusundaki isteksizliği, değilse beceriksizliğidir.
İşyerinde şiddet
Şiddetin tolerans gördüğü yerlerden biri de iş ilişkileridir. Devletle sınıflar arasındaki ilişkilerde şiddetin örgütlenişi, egemen sınıfların korunması protokolleriyle belirir, fakat mesele bundan ibaret değil: İş ilişkilerinde kullanılan enerjinin örgütlenişi, şiddetin paylaştırılmasının bir başka yüzüdür. İşçi güvenliğine yönelik özen ve bu özeni geliştirmeye yönelik politik kararlılık, toplam şiddetin işçiye daha çok ölüm olarak pay edilmemesini hedefler; işçinin çok öldüğü yer, ekonomik açıdan güçlü olanın daha da güçlenmesi için çalışanların ölümünün bir tür görev olarak görüldüğü yerdir. Firavunun rahatı gereği çalışanın ölmesi, kadim egemenlik metafiziğinin gereğidir.
İstanbul İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi bildiriyor:
2012 yılında en az 867 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. Bunların 15’i 14 yaş ve altı, 19’u 15-17 yaş arası çocuklar. Üstelik bu “iyi” bir sene, yılda 1500 işçinin öldüğü yıllar var. 2000 yılından 2012’ye kadar toplam can kaybı 12 bin 686. Özetle, yılda 1000’den fazla canı çalışırken kaybediyoruz. En fazla canı, en sevilen sektörümüz alıyor, yüzde 30’a yakın bir rakamla inşaat. İkinci sırada yüzde 10’la madencilik ve taş ocakları, üçüncü sırada yüzde 8’e yakın bir rakamla su-elektrik-gaz işleri var.

Şiddete karşı mısınız?

Devlet yetkililerinden, politikacılardan, ideolojik ayakçığılın güncel figürü kanaat önderlerinden sık duyduğumuz “Biz şiddete karşıyız” sözüne inanmadan önce, cinsiyet ve çalışma alanındaki şiddet örgütlenişine bakmak gerekir: Evde babanın, işyerinde patronun dediğinin olması için düzenlenmiş toplumlarda kadının canı erkeğin şefkatine, işçinin canı patronun merhametine terk edilmiştir. Kadının ve işçinin başına iş geldiğinde güveneceği otorite bunlar olacaksa, şefkatin öfkeli, merhametin zalim ortamların duygusu olduğunu hatırlarsak, çare sadece talihe kalmıştır. O yüzden devlet yetkilileri, “Kader, kaza, kör talih” sözlerini pek severler. Bu, AK Parti’nin ideolojisindeki İslami rengin bir görünüşü değildir sadece, ondan öncekilerin de, sonrakilerin de sıkı sıkıya sarılacağı bir meşruiyet tekniğidir. Bu teknik içinde, cenaze namazına katılıp “hakkını helal etmek” de yer alır; ölene soramıyoruz çünkü hakkını helal edip etmediğini…
Muhalefetteyken iktidara “iş cinayetleri üzerinden” saldıranlar, iktidara gelince konuyu salıverirler. İktidar da muhalefet de işçi ölümlerinin engellenmesi için işverene karşı politik irade kullanılması gerekmediğinden emindir. Bu nedenle tazminat hukukumuzda hala “sebepsiz zenginleşme anlamına gelecek” yükseklikte tazminatlara hükmedilmez. Kâr esası, can esasından üstün olan hukuka da hukuk denirse artık…
Ayda 80’den fazla kişinin iş kazalarında can verdiği ülkede, sadece 50 kişi yürüyor. Sadece iş kazalarında can kaybetmiyor ülke, başka kazalarda, başka şeyleri de kaybetmiş anlaşılan. Ölüm pahasına elde edilen satın alma gücüyle, çağdaş piramitlerde, alışveriş merkezlerinde geziyor kalanların çoğu. “…proterleşme bir bilgi kaybı sürecidir, bilenin ve varoluşun kaybıdır” diyor Bernard Stiegler, artık tüketicinin de bilişsel ve kültürel teknolojiler eşliğinde proleterleştiğini, yani “pratik ve yaşamsal bilgi ve becerilerini” kaybettiğini saptadığı kitabında. (Politik Ekonominin Yeni Bir Eleştirisi İçin, Monokl Yayınları)
Hasılı, bu yeni firavunlar çağında yine bedeniyle ölenler toprağın altına, ruhuyla ölenler alışveriş merkezlerine gömülüyor. (15 Ocak 2012, Radikal)

0 yorum:

Yorum Gönder