20 Temmuz 2016 Çarşamba

NATO'ya inanıyoruz, CENTO'ya bağlıyız



Darbe nasıl yapılır bilmem. Neyi eksik, neyi fazla yapmışlar, ne mantıklı ne mantıksızmış anlamam zor, bilmeyince. 
Bu darbe denilen kötülüğün daha önce yapılmışları var. Bunların yaptıkları, daha önce yapılanlara benziyor. Hepsi kanlı, hepsi vahşi, hepsi bir sürü laf söylemiş.

Bildiğim bir şeyi yapayım, laflara bakayım dedim. 1960, 1971 ve 1980 darbe bildirileriyle bu seferki (Allah’tan) başarısız darbecilerin bildirilerin bir karşılaştırmaya giriştim.
Ne çıkarsa bahtıma…

En geveze bildiri: 15 Temmuz


Bu seferki darbe bildirisi, tartışmasız en geveze bildiri. 461 kelime var, “imza” hariç. Bu kadar dil dökmenin bir sebebi olmalı... Örneğin, 12 Eylül bildirisi 292 kelimeden ibaret.
27 Mayıs bildirisi aslen 192 kelime; sunuş ve bir tekrarla birlikte 236 kelimeye ulaşıyor.
12 Mart muhtırası ise 121 kelime. Kestirip atıyorlar yani, doğaları gereği.


(Yakından bakmayacağım 28 Şubat MGK bildirisi 568 kelimeydi. 27 Nisan muhtırası ise 594 kelime; fakat bu iki metne ilişmeyeceğim. Bunlardan ilki “MGK bildirisi” formatında olduğu için, ikincisi de bir fiili kalkışmayla birlikte gelmediği için. Kalkışmayla gelse o kadar dil dökmezlerdi muhtemelen. İlişmeyeceğim diye onları "iyi şeyler" arasında saydığım filan sanılacaksa devamı okunmasa da olur.)

"Dikkat dikkat! Muhterem vatandaşlar!"

*
27 Mayıs 1960.

Radyodan “Dikkat dikkat muhterem vatandaşlar” diye başlayan anons, bir tür reklam ifadesiyle (güvendiğiniz silahlı kuvvetler…) sürer.

Bu bildiri “demokrasi buhranı” kavramı üstüne oturur; maksat “kardeş kavgasına meydan vermemek”tir. Tabii ortada öyle bir kavga yoktur ama işte zaten maksat da "meydan vermemek" ya... 
Bildiri, partilerin uzlaşmazlığına işaret edip, partiler üstü bir idarenin nezaret ve hakemliğinden dem vurur. Kendine yakıştırdığı görev budur. Daha sonraki bildiriler “partiler”den üstün TSK vehmini daha kuvvetle vurgulayacak, siyaset kurumunu daha ağır itham edecektir. “Hiçbir şahsa ve zümreye” karşı olmama vurgusu yapılırken, bölücülük, irtica, terör gibi kavramlar henüz ortalıkta yoktur. “Kanunlar ve hukuk prensipleri esasları” gibi ifadelerle hukuka saygı vurgusu yapılırken, “Bütün vatandaşların” tartışmasız “aynı milletin aynı soydan gelmiş evlatları” olduğu fikrinin itibar göreceği umulmuştur. "Hiçbir ve zümreye..." karşı olmayan, "partilerin uzlaşmazlığı"nı öne süren ve "partiler üstü" davranan cuntacılar, Adnan Menderes ve partili arkadaşlarını asarak, "şahsi" davranmadıklarını dosta düşmana kanıtlamış olduklarını düşündüler herhalde... Kim bilir?


Paraya yazılacak aforizma

27 Mayıs bildirisinin en ilginç ve önemli kısmı, “dünya”ya seslendiği yerdir. “Komşular ve bütün dünya”ya seslenerek, “BM Anayasası’na” ve “insan hakları prensiplerine” uyma gayesi dile getirilir. Fakat bu cümle bildirinin ana kipinde değildir; dir’lı dır’lı giden bildiri insan hakları lafına gelince birden di’li geçmiş zamana sıçrar. “Gayemiz… riayetti.” Riayetti ama edemedik ne yapalım dercesine. Yine bölümde “Büyük Atatürk” sözüyle Kemalizm vurgusu yapılırken, 15 Temmuz’cuların seçtiği ismin kaynağı olan vecize tekrar edilir. Ve tek nefeste üç söz verilir: Bütün ittifak ve taahhütlerimize sadıkız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız.”
Bildiriye bir bütün olarak bakınca, Türkiye dışındaki güçlere ve ittifaklara yönelik sözlerin, vatandaşlara yönelik sözlerden daha vurgulu olduğunu öne sürebiliriz. “Büyük Atatürk”ten söz edilse bile ona inanıldığı ya da bağlı olunduğu söylenme ihtiyacı duyulmuyor; “inanç” NATO için söze dökülüyor. Hani para basıp üstüne yazabilirlermiş: “NATO’ya inanıyoruz (ve bağlıyız)” Allah'a ya da Tanrı'ya değil, Büyük Atatürk ya da Ulu Önder'e değil, NATO'ya inanıyoruz. 

İnsan hakları di'li geçmiş zamanda...


CENTO, şimdilerde yerinde yerler esiyor görünen bir kuruluş. Neydi CENTO? Sovyetlere karşı bir “Müslüman NATO’su” desek ileri mi gitmiş oluruz? Ya da “yeşil kuşak” projesinin ilk somut adımı? Ya da belki oğul Bush döneminde Amerikalıların çok üstünde durdukları önce “Büyük” veya “Genişletişmiş Ortadoğu Projesi”nin atası? Sorularda isabet bulunamasa bile 27 Mayıs cuntasının “dış ittifaklar”a, içerdeki yurttaşlardan daha özenle taahhütlerde bulunmaları dikkate değer. Vatandaşlara “şahsi emniyet” sözü verilse bile, “insan hakları” di’li geçmiş zamana ait bir “gaye”dir; istediydik de olmadı be gülüm…
Bildiride devletin, milletin, cumhuriyetin tehdit altında olmasından filan söz edilmez; “partilerin içinde düştüğü uzlaşmaz durum”dur dert. İki parti varken, bir parti hayli güçlü, diğeri rakibine göre hayli cılızken, güçlü partinin hukuksuzluğundan filan da bahsedilmez. Açıkça söylemese de güçlü partiden rahatsızdır cuntacılar ve zayıf partiden de umutsuzdur. Ama fazla ipucu vermezler, verdikleri tek kesin şey NATO’ya inanç ve bağlılık, CENTO’ya bağlılık, BM Anayasası’na uyma gayesidir…

*
Olağan suçlu: Partiler...

12 Mart muhtırası, cumhurbaşkanına verilen bir mektup olarak, millete, halka ya da ulusa filan seslenmez; radyodan okunsa da... 
Bu sefer “hedef” geniştir; partilerin uzlaşmazlığından ve kardeş kavgası tehlikesinden dem vurmakla yetinen ağabeylerinin aksine bu cuntacılar “Meclis”i ve “hükümet”i “anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar” içine sokmakla itham ederler. Atatürk’ün hedef verdiği uygarlık seviyesi ümidinin yitirilmesi, reformların yapılamaması bahane edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği” ağır bir tehlike içinde görülmüştür. Hedef "geniş"tir, "partiler" suçludur filan... Başbakan hakkında tek kelime etmemek bu muhtıranın özü. Süleyman Demirel ve Adalet Partisi değil de "bütün partiler"in suçlanması, 27 Mayıs'takine benziyor. Fakat 27 Mayıs'ta "şahsi algılanmasın" babından dil dökme daha belirgindi, burada önemsenmemiş mesele... 

Kurulacak meclis, “Silahlı Kuvvetleri’nin” üzüntü ve ümitsizliğini gidermekle görevli olacaktır. Bu meclisin “demokratik kurallar içinde teşkili” kısmı cuntacıların ironi kabiliyetlerini tartışamayacağımız yer olabilir. Meclis “partiler üstü” olacak, “Atatürkçü görüş” ve “inkılap kanunları”nı uygulayacaktır. 27 Mayıs’ta kendisi partiler üstü olan TSK, bu sefer bu payeyi kurulacak meclise devretmiştir. Demek ki partiler üstünün üstüne çıkmayı bir borç bilmiştir.  “Dedikleri yapılmazsa, idareyi doğrudan üstüne almaya kararlı”dır…




*
Gelelim en başarılı darbeye, en büyüğüne; 12 Eylül 1980’e. “Emir ve komuta zinciri”nde hiçbir aksama olmayan mükemmel bir şiddet aygıtı işletmiştir 12 Eylül cuntacıları.
“Yüce Türk Milleti” diye başlar bu cuntacı metni. İlk cümleye “Büyük Atatürk”le girer; emanet iç ve dış düşmanların tahriki ile “fikri ve fiziki” saldırı altındadır. Devlet işlemiyordur. Kurumlar “tezat ve suskunluk” içindedir. Ve elbette “siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumları”yla yine hedeftedir.
Kenan Evren ne sempatik çizilmiş değil mi?
“İrticai ve  diğer sapık ideolojik fikirler”in sistemli ve haince nüfuzu sonucunda “iç harbin eşiği”ne gelinmiştir. Devlet güçsüzdür, acizdir.
Amaç, bütünlük, birlik, beraberlik, iç savaş ve kardeş kavgasını önlemek, otorite tesisi ve elbette bugün olsa Zaytung’dan alınmış sanılacak gibi duran şu şahane ironiyle ifade edildiği gibi: “demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.”
Dır’lı dur”lu giden bu bildiri finalde şahsileşir, vatandaşların, “televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.” Bekleyen, Kenan Evren’dir. Bu bildiride, 27 Mayıs’taki gibi taahhütler yoktur; her iş bizzat görülecektir. Amaç devletin ve rejimin yeniden kurulmasıdır. Yine bu bildiri 27 Mayıs’tan farklı olarak, BM’yi, “komşuları”, NATO’yu filan hiç anmaz. Onları ikna etme gibi bir dert içinde değildir. Niçin acaba? Daha sonra “kardeş kurtarıcı” olarak Kenan Evren kadar televizyonlarda görülen Pakistan darbecisi Ziya Ül Hak’la ilişkiler, CENTO-BOP-GOP filan bağlılığı söyleme ihtiyacı duymadığından olabilir mi? Hani kimi söyler, kimi de söylemez yapar. NATO? Kenan Evren Genelkurmay Başkanı olurken NATO Genel Sekreteri Haig de törende değil miydi zaten? Zaten paşamız darbesini yaptıktan sonra NATO’nun güçlenmesi için Yunanistan’ın askeri kanada dönüşünü bizzat artık elçi olan Haig paşaya vermedi mi?
Elbette, Kenan Paşa'nın "Aziz millet" ve "yüce millet" seslenişine ayağa fırlayıp, "Burda paşam!" diye alkış tutanlar, paşa mahkemeye götürülerken de "Demokrasinin gereği, oh olsun" diye ayağa kalkıp alkış tutanlarla aynıydı ya çoğunlukla ya neyse...
Vatandaşların değeri
*
Gelelim 15 Temmuz’a…
“Türkiye cumhuriyetinin değerli vatandaşları” diye başladı bu metin. 27 Mayıs’ın “muhterem”nin yerine “değerli”ye geçilmişti artık. 12 Eylül gibi “Aziz” ve “yüce” bir millete seslenmediler 15 Temmuz cuntacıları? Basit ve varsayımsal bir saygı hitabından aşırı sonuç çıkarmak doğru olmasa bile, bir “yüce” millete inanmadıklarından olabilir mi? “Değerli vatandaşlar”dan dem vururken, “değersiz” vatandaşlar diye bir kategori de düşünmüş olabilirler mi? Muhtemel ki önlerine çıkanlara ateş ettiler. İnsan hiç "değerli"sine ateş eder mi?

*
Bu cuntacılar, öncekilerin aksine “siyaset kurumu”nu topyekün hedef almıyorlar metinlerinde; 27 Mayıs’çıların yaptığı gibi “bir kişi ve zümreye karşı olmadıkları” inancını vermekle de uğraşmıyorlar. Açıkça “cumhurbaşkanı”nı ve “hükümet”i hedef alıyorlar çünkü. “Gaflet ve dalalet ve hatta hıynet” içerisinde görüyorlar cumhurbaşkanının ve hükümet yetkililerini. Önceki üç bildirinin aksine çok dil var bu metinde ve isminden başlayarak Kemalist ima, ifade ve terimlere bol bol başvuruluyor. “Gençliğe hitabeyi okuduk da geldik” havası hakim metne.

Metindeki “Kemalist” atıfların bolluğu kadar bir bolluk daha var: İnsan hakları söylemi, hukuk devleti terminolojisi… Hem Kemalist olduklarına hem de "insan hakları" alemine bağlı olduklarına inandırma çabası, bildiriyi diğer darbe bildirilerinin iki katı uzunluğa taşıyor.

(İroni eksik olur mu hiç?  “…devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizan edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiş”tir. Darbe bir görev değil mi?)
Kemalist söylem, hukuk devleti ve insan hakları söylemleri, Erdoğan karşıtlığının tüm retoriklerini kullanma çabasıyla harmanlanmış: Sistematik hak-hukuk ihlalleri, “uluslararası ortamda hak ettiği itibar”ın yitirilmesi, evrensel temel insan hakları, korku, otokrasi, yolsuzluk, hırsızlık, terörle etkin mücadele etmemek ve bunun güvenlik görevlilerinin hayatına mal olması, meşruiyetin kaybeden iktidar…


Bu retoriğin orta yerinde, 27 Mayıs’çıların “inanç”ı hortluyor üç darbe sonra:
“Yurtta sulh konseyi BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.” 27 Mayıs’çılar kadar doğrudan ve dobra değil ama net ve hatasız bir cümle. (Darbe metinleri, devlet metinlerinin çoğu gibi Türkçe açısından biraz kıt ve sorunlu. Burada çok cümle kurulduğu, çok dil döküldüğü için kıtlık daha bariz, sorunlar daha çok)
Net ve hatasız cümlede AB zikredilmiyor ama tıpkı 27 Mayıs gibi BM ve NATO zikrediliyor! “CENTO” yoksa da bildirini diğer yerlerindeki “hak edilmiş uluslararası itibar” vurgusu içinde BM-NATO öncülüğündeki tüm işlere tuz alıp koşulacağını akla getirmek istediklerini öne sürebiliriz. Üstelik “BM”ye 27 Mayıs’ta yapıldığı gibi “Anayasa”lı bir vurgu da yok; sanki NATO’nun önünde kamuflaj olsun diye konulmuş gibi… Erdoğan’ın sık sık çattığı AB yokken yine sık sık çattığı BM’nin varlığı bir de belki merkezinin ABD’de olmasıyla bağlantılıdır, kim bilir?

Bildirideki “üniter devlet yapısı” vurgusu, Erdoğan’ın ve hükümetlerinin “teröre karşı” hatalı tutumlarına ilişkin vurguya ulanıyor esasen: Bildiri diyor ki: NATO’ya selam. İnsan hakları söylemine selam. Hukuk devleti söylemine selam. Mülkiyete selam. Kürtleri fena döveceğiz. Erdoğan’ı zaten bitirdik ya…
Bildirin ilginç yanlarından biri, Erdoğan’ın Batılı gözlerin de paylaştığı “kusur”ları bir bir sıralanırken, Kemalist kafa ve yürekler etkilenmeye çalışılırken, din mevzuuna sadece “laik” vurgusuyla girilmesi ve bir yerde “mezhep” ifadesiyle (Türkiye’deki Aleviler kast ediliyor gibi, ama Ortadoğu’daki Sünni-Şii çatışmasına atıf da düşünülebilir) işin geçiştirilmesi… 
Tabbi “demokrasinin önündeki engelleri kaldırma” ironisi burada da var.

(15 Temmuz bildirisinin tam metni için...)

Ama galiba bildirinin en ilginç yanı, 27 Mayıs’taki NATO vurgusunun yeniden zuhuru… Kerry acaba “NATO” derken bu cümleyi biliyor muydu? Biri AB’lilere “Biliyor musunuz, bildiride sizin adınız yoktu” demiş midir?
Ne bileyim ben? Adımız Hıdır, elimizden gelen budur.



0 yorum:

Yorum Gönder