15 Eylül 2014 Pazartesi

MEŞKLER: Burhan Şaylı


Çorlulu Ali Paşa Medresesi, kısaca Medrese kimilerinin dilinde Dergâh…
1980’lerin başından 1990’ların ortasına kadar İstanbul’un entelektüel hareketliliğinden çok önemli istasyonlarından biriydi. Başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere kaydını yeni yaptırmış öğrencilerinden yılların hocalarına, o zamanlarda basın yayının kalbi olan Cağaloğlu’ndaki işletme ve kurumların bekçisinden üst yöneticisine kitap, kalem ve mürekkeple işi olan herkesin günün ve mevsimine göre gecenin bir vaktinde uğramadan edemediği bir mekan.
O vakitler Medrese’nin camında sık sayılacak aralıklarla bir el yazısı ilan asılırdı. Ölüm ilanı. İşçi, şair, öğrenci, romancı, hoca, öykücü, yayınca, gazeteci, serseri, televizyoncu, turist avcısı, boş gezenin boş kalfası, dolandırıcı, meczup, hanutçu, turist, esnaf, polis ve hepsinin emeklileri…
Yaşlı nargileciler, birkaç istisnası hariç hepsi geveze, haddinden fazla geveze, “konuşmayı şehvetle seven” insanlardan olan yeni nesil müdavimleri izleyip kimi zaman sinirli sinirli sohbetlerine dalarken, bir yandan da ölüyorlardı. Birkaç ayda bir yaşlı nargilecilerden birinin vefat ilanı ve cenaze bilgileri asılırdı camlara. Biz geveze yeni neslin çocukları, ölümsüzdük. İslamcılar, Türkçüler, Türkçü İslamcılar, sosyalistler, komünistler, oportünisteler, anarşistler, bibliofiller, bibliomanlar, düz manyaklar, dangalaklar, siyasetçiler…
Herkes “siyasi”ydi ama siyasetçiler daha o zaman da vardı ve zaten bakanlık düzeyine kadar çok sayıda kişi orada uzun zamanlar geçirdi. 1990’larda Beyoğlu yavaş yavaş bu mülemmadan nüfus çekmeye başladıysa da 90’ların ortalarına kadar sürdü curcuna. Güzel curcunaydı.
Gevezelik. Konuşma. Okuma. Yazma. Çok sayıda şiir dergisinin ve politika dergisinin ilk sayıları, bazen ikinci, bazen üçüncü sayıları birden ortaya çıkar ve kısa sürede masaları kaplardı. Çıkaranlar da okuyanlar da oradaydılar çünkü.
Serbest üniversite, serbest yayıncılık.
Çok konuşulurdu. Kulaklarımda uğultusu hala. Kendi sesimi bile duyacakmışım gibi geliyor anımsayınca o vakitleri… Yanı başında sayılacak mesafedeki İstanbul Üniversitesi’nin “okuma yazma düşünme” peşindeki nüfusuydu buluşan çoğunlukla ve kimi karta kaçsa da çoğunlukla çiçeği burnunda şuara takımı, kimi ciddi, kimi pozdan ibaret allamelik sevdalıları…
Kara dergisi, çıkabildiği kadarıyla orada çok tartışma yaratmıştı.
Anarşistler, benim gibi Marksist Leninist tornada işlenirken tezgahtan düşmüş (ya da belki daha düşmemiş) sosyalistler için şaşırtacak kadar çok nüfus oluşturuyordu. Oradaki anarşistler çıkarılsa, Türkiye’de kişi başına anarşist sayısı hayli eksilirdi. Burhan’ı orada tanıdım. Konuşmayı şehvetle severdi o da, oradaki hemen hemen herkes gibi.
Televizyonda Yaser Arafat’ın ateşli bir İntifada konuşması vardı, henüz simultane çeviri adeti oturmamıştı, birkaç dakikalık bir bölümdü. Bir kalıp dilime takıldı: “Ya şebabî Arabî…” Birkaç kere tekrar ettim. “Şebab” Koçgiri Kürtçesi’nde “cana yakın, sıcak kanlı, heyecanlı” anlamında kullanılıyor, ondan olsa gerek… “Ne dedi acaba” dediğimde, yanımda oturan, o zamana kadar sadece selamlaştığımız Burhan “Ey Arap gençliği… demek” dedi. Lafa karışmak serbestti. Laf arıyorduk zaten karışacak ya insan lafa karışacak.
“Arap mısın” dedim. Güldü, “Hayır anarşistim” dedi, gülüştük.
Baha Tevfik çalışıyordu. Uzun uzun anlattı bir gün. Güncel anarşist metinler bulmak bile hayli zorken, tarihi ve üstelik bir Osmanlı’ya ait bir anarşist metin bulmuştu, heyecanla anlatıyordu. Kropotkin’in 1930’larda basılmış Etika’sını bulmuştum ondan bir süre önce, hayli sevinmiştim. Kendisini eklektik ve hayli bireyci (yani bencil) bulduğumu söylemiştim özetle, o da özetle kalın kafalı bir Marksist Leninist olduğumu, kendisini başka türlü bulamayacağımı söylemişti.
Bir Medrese adetiydi, alınmak sohbetin bitmesi, yani konuşmanın kesilmesi demekti. Oysa orada konuşmanın sürmesi için oturuluyordu. Konuşmanın sürmesi, o zaman düşünmenin sürmesi sanıyordum. Çoğu zaman düşünmenin kesilmesi demekti konuşmak ama konuşma olmadan da düşünmenin imkan dahiline girmesi zormuş, zordu, zor.
Baha Tevfik basıldığında, Burhan ortalardan kaybolmuştu. Sonra yurt dışına gittiğini öğrendim. Sonra zaman zaman karşılaştık. En son Gezi Eylemleri sırasında gördüm tesadüfen. Keşmekeşin içinde az lafladık gene. Konuşma hevesi azalmamıştı hiç. “Hâlâ Leninist misin sen” dedi. “Hayır, komünistim ben” dedim. Yine gülüştük. Ayrıldık. Bir bilinmeyen el mi var, dedim ayrılırken, belirli insanlarla belirli noktalarda, belirli kavşaklarda, hiç habersiz, nedensiz karşılaşmak? Sanki kesişmeye yazgılı çemberlerde yaşıyoruz... Güldüm bu mistik atağıma kendi kendime... 
Göçünü toplamış Burhan. Duyduğumda, gözümün önüne Medrese’de ihtiyarlar için asılan vefat ilanları geldi. O zaman ölümsüzdük. Şimdiyse çaresiz, ölüm sırası bizde artık.
Tayfun Gönül gidince, bir kaza oldu, bir dönemden bir karakter, kendi seçiminin –kendine bakmama seçiminin- sonuçlarını yaşattı bize sandım. Şimdi Burhan Şaylı gidince anladım. O yaşlı nargilecilerden boşalan sıralarda oturuyoruz artık.