Üç kelimeyle soykırımcı ırkçılık
1
“Kripto kılıç artığı.”
Biliyorsunuz, yazma işini yazar kasası dolsun diye kullanan tanınmış bir sağcının kaleminden çıktı bu üç kelime, CHP’nin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu kast ederek söyleyeyazdı bunu. Hem bir söz bu hem bir yazı, söyleyazı.
Aslında şahsa mahsus bir laf değil bu, evvelden de telaffuz eden vardı, bundan sonra da olacak, dünyanın ve yaşadığımız yerin başına bela olmak üzere yükselen yeni nesil ırkçılığın tik haline gelmiş beyanlarından biri. Yani, sözü son söyleyeyazan kişinin hiçbir kıymeti harbiyesi yok, basit bir ırkçı ve sağcı bir manipülatörden fazlası değil. Ne var ki tek başına basit bir parçacıktan ibaretken dahil ve ait olduğu akımın yayılma eğilimi nedeniyle ve aynı eğilimin geçmişte ve gelecekte yol açtığı yıkıcı, kıyıcı söz ve eylemler nedeniyle, söyleyenin değil ama sözün üstünde durmakta fayda var. Çünkü bu üç kelimeden, on yedi harften ibaret söz bir tarihi içinde taşıyor, bir siyasayı aşikar ediyor ve çok tehlikeli bir geleceği hazırlama arzusunu ortaya koyuyor.
İmha ve inkar şifresi
Üç kelimeye ne kadar nefret sığar? Sadece nefret dersek eksik olur, şiddet de var. Basit sembolik ya da sözel şiddet değil, somut, çıplak fiziki şiddetin doğrudan bileşeni olan şiddet. Bir “sözyazı” olmaktan ibaret değil yani, bir “sözeylem” aynı zamanda bu. Hem insanların kitlesel olarak imhasını hem imhanın, kırımın inkarını sağlayan şiddeti taşıyor.
Gerçekte söyleyeyazıldıktan sonra hak ettiği cevapları aldı, gerekli ifşalar yapıldı, örneğin Ohannes Kılıçdağı, Alin Özinyan, Rober Koptaş ve Yetvart Danzikyan gibi Ermeni entelektüeller sözdeki en sinsi tabaka olan Ermeni nefretini gayet güzel teşhis ve tesbit ettiler; Alevi ve Kürt okur yazarlar, siyasetçiler gecikmeden tepkilerini ortaya koyudlar, üçünden de olmayan Türk ya da başka kimlikleri haiz çok sayıda demokrat lamsız cimsiz sözdeki ve söylenişindeki tehlikeleri kınayarak anti faşist bir ruhun hâlâ yaşadığını ortaya koydular. Fakat “hak ettiği cevabı aldı” denilerek unutulacak bir iş değil, zaten hadisenin devamında yazarın yazdığı gazetenin, Cumhuriyet’in sözde sözü sahiplenmeyen, özde hedef alınanları yani “kripto kılıç artıkları”nı suçlayıcı açıklaması, bu tür faşizan çıkışların yakasının bırakılmaması gerektiğini ortaya koydu, çünkü yayılıyor ve örgütleniyor bu sözlerin sahipleri. Okuduğunuz bu satırlar vakanın bir kaydını tutmayı amaçlıyor, içerdiği tekrarlar nedeniyle bağışlamanızı dilerim.
Aslı kalmayan ‘artık’tır
Cümlenin son kelimesinden başlayalım: “Artık.” Dilbilgisinde zarf olan “artık” değil, sıfat ve isim olan “artık.” Sözlükler fazla, bakiye, geriye kalan, gereksiz olan/gereği kalmayan, ihtiyaç fazlası, lüzumsuz… gibi bir dizi karşılık veriyor.
Bir başka semantik hat daha var: Birikime imkan tanıyan fazla, “işten artmaz dişten artar” denildiğinde kast edildiği gibi. İlk anlam hattı olumsuz değerlere atıfta bulunurken bu ikincide olumluluk ağır basıyor. Olumsuz anlam türetmeler yoluyla hızla genişleme kapasitesine sahip, “artıkçı” mesela parazit gibi bir şey.
Bir şeyin “artığı” ise o şeye işaret eden, anlamını o şeyle bağında bulan ama artık o şey ortada olmadığı, kalmadığı için önemi, değeri kalmayan bir şey. Yemek artığı mesela artık yemek değildir, atılır, en fazla kurda kuşa yem verilir.
Kılıç zaten doğrudan bir şiddet aleti, bir savaş aleti. Nesneye gönderen anlamının hemen yanında güç ve egemenlik anlamlarını da içeriyor. “Kılıç artığı” ise iki kelimenin bağımsız anlam alanlarıyla bağlantılı ama sadece onunla kalmayan bir alana taşıyor bizi. “Kalem artığı” mesela (kurşun) kalemin kullanılamayacak kadar küçüldüğünde aldığı isim ama kılıç artığı kılıcın kendisiyle değil işleviyle yani öldürme kapasitesiyle bağlantılı bir anlam üretiyor: Kılıç öldürme işini bitirdiğinde ölmemiş olan, yani öldürülmemiş olana gönderiyor bizi.
Kullanım biçimleri
Osmanlılar buna bakiyyet-üs-süyuf veya “bakiyet-ül süyuf” yahut derlerdi. İlk ve nispeten yansız anlamı savaşta ölmeyendi. Yenilen ordudan arta kalanlar da kılıç artığı sayılıyordu; üstelik kendi askeri için de kullanılıyordu. Fakat anlam sadece savaş ve orduyla sınırlı değildi, savaş dışındaki katliamlardan kurtulanlar da bu terimle anılıyordu ki kurtulanın tarafına göre gazi gibi olumlu bir anlamda kullanılması da mümkündü. Mesela on dokuzucnu yüzyılın sonundan yirminci yüzyılın başına kadar Balkanlardaki Türk nüfusa yönelik kırım ve katliamlardan kurtulanlar için de kullanıldı dönemin medyasında ya da resmi yazışmalarında. Fakat ibare her zaman “olumlu” anlamda kullanılmıyordu. Bu nispeten yansız, teknik görünümlü kullanımın yanında, önemli ideolojik ya da ahlaki boyutlar içeren kullanımları da vardı elbette, ve zaman içinde bu kullanım öne çıktı.
Kubbealtı Sözlüğü şu anlamı veriyor mesela:
“Müslümanlar tarafından ele geçirilen bir ülkede hayatları bağışlanan ve belli bir yere yerleştirilen, kendi gelenek ve göreneklerine göre yaşamalarına izin verilen azınlık.”
Bu anlam öncelikle Müslüman olmayanlara işaret ediyor ki Osmanlı’daki “zımmi” satüsünde yaşayanlara gönderiyor bizi ve bu haliyle henüz bugün haiz olduğu pejoratif anlamı taşımasada hem üstünlük hem de dışlama/aşağılama boyutunu öne çıkarıyor. Dışlayıcı, kıyıcı anlam “bakiye”nin, kalanın, “artığın” kimden olduğuna bağlı olarak geçmişte de var elbette. Yavuz ya da Kanuni dönemlerindeki Alevi kıyımlarına ilişkin metinlerde dışlayıcı, kıyıcı anlam yükü güçlü biçimde öne çıkıyor mesela.
Kritik tarih: 1915
Lafın yansız/teknik görünümlü kullanımının tamamen ortadan kalktığı, kıyıcı, dışlayıcı, küçümseyici anlamının tek başına ve güçlü biçimde öne çıktığı somut bir tarih var ama: 1915. Bu tarihten önce başlayan ve sadece Ermenileri değil Rumları da (ilk “tehcir” lafı mesela Edremit körfezi Rumları için kullanılmıştı) hedef alan dışlayıcı, kıyıcı söylemler eşliğinde yürütülen etnik temizlik politikaları çerçevesinde sözün telaffuzu yaygınlaştı. Bu dönemlerde bu iki kavim hem o an itibarıyla “bakiye” olarak tanımlandı hem de o anda yürütülen siyasetten kurtulan mensuplar bakiye olarak anıldı. Dönem “milli” sözünün sadece Türk-Sünni anlamına geldiği ve öyle olmayanların, “gayri milli”lerin arındırılması gerektiği fikriyle yürütülen politikaların dönüşsüz biçimde öne çıktığı dönemdi
İlginçtir, 1915 Ermeni tehcirinin asla ve kata soykırım olmadığını savunanlarla pejoratif anlamda “kılıç artığı” lafını kullanmayı sevenler hemen daima aynı kişiler. Bu bir yandan soykırımcı arzunun devam ettiğini gösteriyor, öte yandan kast edilen kişilerin “artık” oluşu üzerinden ne yapılırsa yapılsın bir soykırım olamayacağını inancını deşifre ediyor. Zaten bu tür söylemler mantıksal çelişkilerden kaçmaz, hatta onlara yaslanır; hedef hem inkarı hem de inkar edilen fiili tekrar eyleme şansını elde tutacak biçimde yeterince çok kişiyi etkilemeyi başarmaktır.
Şifreleyici bir şifre: Kripto
Yazarın üçüncü kelimesi olan “kripto” ise bizi bir yanıyla yaygın antisemitizme diğer yanıyla da yine 1915’e götürüyor. Kelime Türkiye’de son 90’lardan sonra yayıldı; 1915’te tehcirden kurtulmak için din değiştirenlerin ve Sabetayist topluluklar ile kendilerini gizlediği var sayılan Yahudi topluluklarının “gayrimilli”liliğini öne çıkaran bir şifre işlevi gördü. Sadece ırkçı-dinci sağcıların değil, onları rakip gördüğünü her fırsatta ilan eden ilerlemeci, seküler moderinst figürlerin katıldığı, Yalçın Küçük’ün “bilimsel” kisveye büründürmeye yöneldiği bir ideolojik saldırganlığın şifresi. Küçük’ün kriptoanalizleri, kriptografileri ve kriptolojileri işi “Mum Söndü” iftirasını (Sabetaycılar için) tarihsel hakikat kabul etmemizi isteme noktasına vardı. Bu iş özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllar neredeyse bir furya halini aldı. Aynı dönemde Ermeni ve Yahudilerdin yanına “kripto” sözünün yardımıyla Kürtler de yerleştirildi, elbette tamamı değil ama çok önemli bir kısmı.
Tarihçi profesörün “maalesef”i
Bu ideolojik enstelasyonun en ünlü ismi eski MHP milletvekillerinden profesör Yusuf Halaçoğlu oldu. Türk Tarih Kurumu başkanlığı yaptığı dönemde, 19 Ağustos 2007’de (Dadaloğlu Şenlikleri kapsamında, Avşarelleri Düşünce ve Kültür Dergisi tarafından düzenlenen sempozyumda) şöyle diyecekti:
"Kim olduğunuzu bileceksiniz. Mesela bugün Türkiye'de bir Kürt sorunu olduğu söyleniyor. Kürtlerle ilgili birtakım sözler sarf ediliyor. Araştırmalarımda şunu gördüm ki, pek çok Kürt dediğimiz insan aslında Türkmen asıllıdır. Yapısal olarak diyorum ama. Bununla beraber bir şeyi daha ifade ediyorum, söyleyeceklerim fantezi değil, bugün Kürt olarak bilinen hatta hatta Alevi Kürt olarak bilinen insanlar Ermeni'den dönmedir. TİKKO'nun içerisinde yer alan, PKK'nın içerisinde yer alan insanlardan birçoğu bunlardan. Ve bizim zannettiğimiz gibi TİKKO ve PKK hareketi Kürt hareketi değil. Bütün bunları yabancı arşiv belgeleri ile o tarihlerde yapılmış birtakım araştırmalara dayanarak söylüyorum."
Bugün interneti taradığımızda bu nutkun içinden bir kelimenın çıkarıldığını görürüz: “Maalesef.” Dönem gazeteleri muhtemelen profesörün derin üzüntü beyanının ideolojik yükünü hafifletmeyi düşünerek böyle yaptılar.
Tepkiler üzerine düzeltme de yaptı tabii ki, Kürt Aleviler Ermenidir demedim, dedi:
“Kürtlerin yüzde 99’u Şafii mezhebinden gelir, Şafiiler de Sünni’dir. ’Tehcirden, baskıdan, sürgünden kurtulmak için, kendilerini Kürt Alevisi olarak gösteren Ermeniler oldu’ dedim. Tarihi belgelere dayanan bu gerçek neden Alevileri, Kürtleri, Ermenileri aşağılamak olsun? Gerçeklerden korkarsak, bilimsel araştırma yapamayız.”
Yüzde 99 çok önemli, o kadar önemli ki aynı açıklamada, “Alevilerin yüzde 99’u Türkmendir” dedi: “Hiçbir konuda belgesiz konuşmadım. Türkiye’de kafasını kuma sokanlar var, bir kısmı da profesör. Aleviler’in yüzde 99’u Türkmendir. Hoca Ahmet Yesevi tarikatından Hacı Bektaşi Veli’ye gelirler. Semah, şaman semasının aynısıdır. 14 yıldır çalıştığım personel müdürüm Alevidir. Bazı Aleviler aradı, anlattım teşekkür ettiler.”
Profesörün “yüzde 99”u gayet zevkli olabilen amiyane kahve muhabbetlerindeki bilimsel “yüzde yüz”ler ile ultra-bilimsel “yüzde bi milyon”lar derekesinde ideolojik arzunun bilgiyi karartmasına yardım eden bir söz, o sıradan bir kahve müdavimi değil de profesör olduğu için bilimselliği garantiye alan yüzde birlik ihtiyat payını ihmal etmiyor.
Belgesiz konuşmam da dedi ama belgeyi konuşturmayı reddetti: “Benim elimde Ermeni ismi, onun Türk ismi ve hangi mahallede oturduğuna dair liste var. Ama bunu hiçbir zaman açıklamayacağım, bu bir tehdit olarak da algılanmasın.”
Bir yıl sonra görevden alındı, ödül olarak MHP tarafından milletvekili yapıldı.
Taktik cehalet, saldırgan savunma
Halaçoğlu bahsini uzatmamın sebebi, Cumhuriyet yazarının üç kelimelik paylaşımına gelen tepkiler üzerine yaptığı “açıklama”yı anlamak için çok işe yarar olması, şöyle söyleyeyazdı: “Alevi dostlardan içtenlikle özür dilerim. Kılıç artığı sözünün tarihçesini bilmiyordum. Bu sözü, Kılıçdaroğlu’nun soyadına atfen söyledim. Cehaletimi bağışlayın." İnsanın, “Kim inanır? Kadir İnanır!” diyesi geliyor.
Kısa ve kılıçtan keskin söze göre hayli uzun bir açıklama. Cehaletin bir savunma olması insanı samimiyete inanma saflığına çekebilir ama Şeyh Bedrettin üzerine, güya onun haraketinin Bogomoliller ve Katarlarla bağlantıları filan üzerine kitap yazmış birinin, bu kadar yaygın bir sözü bilmediğine inanmak için saf ve cahil olmak bile yetmez. Ama mesele bu değil, bu açıklama gerçekte “Alevifobi” denilen şeyin özelliklerini ifşa eden bir ruha sahip. Dikkat edilirse özür diliyor ama saldırdığı Kemal beyden değil, Ermenilerden hiç değil, ama sözden rahatsız olan “Alevi dostları”ndan! E Bedrettin üzerine yazmışsanız, Aleviler potansiyel okurlarınız arasındadır; modern, laik, ilerici, cumhuriyetçi pozlar kesiyorsanız yine Aleviler potansiyel okur ve alkışçılarınız arasındadır. İnsan hiç ekmek teknesini tekmeler mi? Cehaletini bile bilen bu kadar arif bir insan hem de?
Alevifobinin iki bıçağı: Gerçek nefret, sahte sevgi
Kemal beyden niye özür dilemiyor? E Halaçoğlu’nun “maalesef Ermeni dönmesi” lafındaki sözde derin bilginin yaydığı ışığa güvenerek konuştuğu için dilemiyor, Kılıçdaroğlu şahsen “Türkmen” olduğunu söylese bile eşinin, anne babasının ve eşinin Zazaca konuştuğunu biliyoruz, Zazalar, Kırmançlar Alevi olamayacağına göre, olsa olsa Ermenidir. Yani özür, hem potansiyel okurlarını, hem ideolojik pozisyonunu hem de saldırısını korumak için bir perdeden ibaret. Fakat iş bundan ibaret değil, yine Halaçoğlu’nun sözleriyle beraber ele aldığımızda “Aleviphobi”nin modern zamanlardaki işleyişinin bütün şifrelerini taşıyor. Alevifobi iki bıçaktan oluşuyor. İlk bıçak, bir nefret söylemidir, Kemal beye saldırıda aşikar olan nefret. Fakat ikinci bıçak “Aleviphilia”dır; Alevilerin yüzde yüz Türk oldukları, Kürtlerin ya da başka kavimlerin Alevi olamayacağı, Türk olarak Alevilerin hep çok makbul olduğu, ne kadar iyi, ne kadar dürüst, ne kadar dost insanlar oldukları nutuklarıyla çalışır. Bu iki bıçak makas gibi işletilir: Canını sıkan biri varsa fobik bıçağı sapla, sair zamanda sev, okşa. Okşayan el hançerleyen eldir, Deleuze’ün dediği gibi.
Yazarlarım şaane ama sosyal medya çok yaman
Fakat mesele burada bitmiyor, cumhuriyet gazetesinin açıklaması var bir de. Nereden tutulacağı belli olmayan bir açıklama, “nefret” söyleminin “sevgi” söyleminin duvarını kılıçla parçaladığı, yani gizlenemediği bir noktada yazarını alkışlayamamış olmanın hüznü hakim açıklamaya gerçekte. Yazarlarına ırkçı, ayrımcı olmamayı, nefret söylemine kapılarının açık olmadığını söylemekten özenle imtina eden bir açıklama. Dahası sorunun nefret söyleminde, ırkçılıkta, ayrımcılıkta değil, “sosyal medyadaki linç tehlikesi”nde olduğunu açıkça dile getiren bir açıklama. Oysa ırkçı saldırganlığın ve özellikle inkarcı saldırgan sözlerin “fikir özgürlüğü” kapsamına alınması, kıyımlara, kırımlara kapı açmak demek. Elbette gazete yöneticileri bunu bilecek kapasiteye sahipler fakat ideolojik çerçeveleri Ermeni, Kızılbaş ve Kürt nefretini canlı ve diri tutmakta bir sakınca görmeyecek şekilde oluşmuş durumda.
Sözün günü var bir de: 24 Nisan!
Sözün zamanı var bir de, hem yazarının hem gazetenin tutumunu daha iyi anlamamızı sağlayacak bir tarih: 24 Nisan. Söyleyeyazan kişi, “kripto” kelimesini kullanmak için en iyi gün olduğuna emindir. Gazete sözlerin sahibini korurken söylenen günün öneminin farkındadır; “ırkçı, ayrımcı, nefret taşıyan sözlere kapımız kapalı” denilecek olsa, “Ermenilerin soykırım iddiasına karşı çıkan yazarın Ermenilerin soykırımı andığı gün yazdığı sözü çarpıtanlara karşı yazarını korumayan” kurum konumuna düşecekler. Niye düşsünler, kendileri de o konumu canla başla savunurken?
Armağan olmayan kurban olur!
Zaten yazarın açıklamadan sonra yayınlanan yazısı, açıklama (eğer beraberce kaleme alınmamışsa) ile sözün sahibinin ideolojik dünyalarının ortaklığını gayet iyi gösteriyor.
Yazı, “şahsının” ve Cumhuriyet’in “haksız ve çirkin saldırılara” maruz kaldığı şikayeti ile başlıyor, “ölçüsüz ve vicdansız bir linç” mağduru olduğunu ilan ediyor. Cehalet iddiası kibirli bir üslupla tekrar ediliyor: “Hiç kimse her şeyi bilemez.”
Alevi aşkı, Alevileri “toplumsal katman”a yatırarak ilan ediliyor, dostları, akrabaları varmış. Kitabının reklamını yapmayı ihmal etmiyor tabii! “Alevilerin tarihi ve uğradıkları zulme ilişkin sayısız makalem, yazı dizim, hatta kitabım var.” Tarihi, uğradıkları zulmü sayısız kere yazmış ama kılıçtan ve onun artığından haberi yok, Alevi tarihi yazmak için tarih bilmek gerekmiyor, hiçbir şey bilmek gerekmiyor çünkü. Mesele Alevilerin gerçek tarihi, kimliği, kişiliği, teolojisi değil, onların yatırılmak istendiği “toplumsal katman” hakkında söz sahibi olmak.
Daha önce yaptığı “kelime oyunu” savunmasını yineliyor, “Kılıçdaroğlu’nun soyadına” atfen öyle yazmış. Peki “kripto?” Elbette o konuda da cahil olduğunu söylemeye ar ediyor, alçak gönüllü samimi özür dediysek, Ermeni atfı için de özür dileyeceğiz demedik. Savunmada elbette saldırı devam ediyor, yazmış çünkü Kılıçdaroğlu’nun “andımızın kaldırılmasına dolaylı onay verdiği iddiaları” gündeme gelmiş. Hani şu son şeklini Kenan Evren’in verdiği andımız. Hani şu her kavmin çocuklarını “Türk varlığı”na armağan eden andımız… Üstelik iddia sadece yani kanıt yok Kemal beyin öyle bir tutum aldığına dair, ama elbette “gazeteci yazar”lığın şanından olarak iddia üzerine aklına eseni, kalbinde yatanı yazma hakkı var. Kemal beyin gayet “armağan” olduğu ortada olsa bile, efendiler her armağanı kabul etmezler!
Irkçı saldırgan sözü nedeniyle kendisine gösterilen tepkiler “linç” ama “iddia” üzerine yazdığı şeyler fikir özgürlüğü.
NOTLAR
1
Kaç millet varsa o kadar Alevi olabilir
En başta “Kürt Alevi olmaz” lafına dair birkaç not: Bal gibi olur. Her kavimden Alevi olur. Bu abes tartışmanın arka planında ırkçı bir ideolojik havza var. Lafın öbür yüzü de “Alevi demek Türk demektir” şeklinde. Alevi demek ne Türk demektir, ne Kürt demektir (Şahı Merdan İmam Ali’ye ve Şehidi Kerbela İmam Hüseyin’e rağmen) Arap demektir, Alevi Alevi demektir. Türk olur, Kürt olur, Arap olur, Arnavut olur, Roman Olur, Dom olur, Lom olur, Acem olur, Ermeni olur, kaç millet varsa hepsi olur.
2
Özgür Özel’in refleksi
CHP lideri Özgür Özel’in hızlı ve net açıklamasına ana yazıda yer vermedim, Özgür beyin son iki yıl içindeki politik performansı ve bu tür kritik anlardaki hızlı müdahalelerini dikkatle izleyen biri olarak şaşırmadım, meselenin CHP içi tartışmalarla ilgisi ne olursa olsun, yurttaş olarak sevindim.
3
Halaçoğlu linkleri
Halaçoğlu’nun sözlerine ilişkin Yeniçan haberi.
https://www.yenicaggazetesi.com/kurt-ya-da-alevi-gorunen-donmelerin-desifre-olma-korkusu-350348h.htm
Bu haberde atılan “maalesef” sözü Hürriyet’in bir haberinde var, buyrunuz:
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/elimde-ermeni-donmelerin-listesi-var-ama-aciklamam-7130677
Halaçoğlu’nun milletvekili yapılması, “bilgi”nin siyasal ve toplumsal manipülasyonun hizmetine koşulmasına verilen bir ödül, Ahmet Yesevi palavrasını bilimsel görünümle inkar-imha-asimilasyon piyasasına süren Fuat Köprülü gibi.
4
Cumhuriyet: Dikkat, sosyal medya var!
Cumhuriyet’in açıklaması’nın tam metni:
*Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Vakfı’nın senedinde de yer alan ilkeler ışığında, yalnız Cumhuriyet’in, Atatürk ilkelerinin, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusu olarak yayın yapmakla sorumludur.
*Kendisini, Cumhuriyet, Atatürk ilkeleri ve demokrasi düşünce ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele etmekle, yurdumuzda her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığıyla çalışmakla yükümlü sayar. ‘İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi’ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimser; kişilik haklarına, bireylerin ve toplumun her türlü inanç ve düşüncelerine, kendi genel yayın ilkeleri çerçevesinde eleştiri hakkı saklı kalmak koşuluyla saygı göstermeye özen gösterir.
*Cumhuriyet, gerek yazılı, gerek sözlü, gerekse sanal; kendisine ait tüm yayım ve yayın organlarında bu ilkeler çerçevesinde hareket etmektedir.
*Bu çerçevede, tüm çalışan ve yazarları, belirlenmiş olan genel yayın çizgisine doğal olarak uymanın bir gereklilik olduğunun bilincindedirler.
*Hiç kuşkusuz, yazarlarımız ve çalışanlarımız, Cumhuriyet’in organları dışında kendi düşüncelerini ve tutumlarını açıklamakta özgürdürler.
*Ancak, günümüzde özellikle sosyal medyanın bir linç etme aracı olduğu göz önüne alınarak; o mecralarda yapılacak kişisel paylaşımların doğrudan olmasa da dolaylı olarak Cumhuriyet gazetesini de bağlayacağının ayırdında olunması büyük önem kazanmaktadır.
*Cumhuriyet gazetesi yayın kurulu, gazetemizin saygınlığının ve güvenirliğinin sürdürülmesi için çalışanlarımızın ve yazarlarımızın gazetemizin resmi organlarında olduğu kadar, diğer alanlarda da dikkatli ve özenli olması gerektiğini hatırlatmayı bir görev saymaktadır.
5
Geçmişten fuzuli sözler
Bu söz hakkında daha önce de yazıp çizmiştim.
Duvar günlerinden:
https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/05/adaletin-kilici-infaz-ve-kilic-artigi
ArtiGercek’ten:
6
Eski bir kavga: Semih Yalçın, Çölaşan’a karşı
Söz ne zaman söylense siyaset ve kamusal alanda gerilime yol açıyor. Bunlardan birinde MHP yetkilisi Semih Yalçın, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’a ve Emin Çölaşan’a saydırdı; tam metin için linki şurada:
Yalçın’ın sözleri kendi ideolojik tutumuyla gayet uyumlu; eleştirsi ise bir temel tutum farkından değil, konjonktürel ihtiyaçlardan kaynaklanıyor. Belki uzun uzun üstünde durmak yararlı bile olabilir ama laf çok uzadı, ama Yalçın’ın bir vurgusu önemli: “Türk kültüründe kılıç, egemenlik sembolüdür. Aynı zamanda gücün, iradenin remzidir. Kılıç, üstünlük demektir.”
Çölaşan için, Cumhuriyet için ya da onun yazarı için aslında mesele tamamen böyledir; üçü de “Aleviphilia”da gayet güzel buluşur, üçü de Yalçın’ın “antiemperyalizm” tanım ve tasvirlerinde de derhal anlaşır, çünkü lafın gittiği yerler kadar söyleyenlerin durduğu yer de anlamı çözmemizi sağlar: Kendilerinin beğendiği tanıma uymayan Türkler dahil, Türk olmayan hiçkimsenin hiçbir hakkının olmadığı alt emperyalist bir motivasyonla dile getirilen bir anti-emperyalizm bu. Kılıcı, egemenliği elde tutan ne zaman ne sebeple kimin boynuna vuracağını kendi bilir.
7
İlave gevezelikler: Kıyıcı saflık arzusu
Laf, saflığı hedefleyen soykırımcı ütopyanın bütün ağırlığını taşır: Ölenin ölmüş olması yetmez, artanın artık ölenle bağının kalmayacak şekilde tutulması gerekir; bu da ölenin ölmesiyle yetinmeyip ölenin hayaletinin de yok edilmesini gerektirir. Bu hayalet aramızda dolaşabilir, bizi zehirleyebilir çünkü; bu anlamıyla “kripto” arayışı işte bu hayaletin teşhisine yönelik bir kesintisiz bir faaliyetin ürünüdür. Bu faaliyet hiç bitmez ve herhangi bir ideolojiyle de doğrudan bağlantılı değildir; saflık iddiasında bulunanın kendinde bulunmayan saflığa dair kaygılarının sürekli kendisiyle bağlantılı herkes için tekrar tekrar ortaya çıkmasıyal beliren bir tür nevrozdur. Saf toplum peşine düşen soykırımcı aklın nevrozu.
Saf bir gelecek hayali geçmişten kalan ve saflığı bozan her ne varsa ortadan kaldırmayı gerektirir; bu anlamda “kripto” sözünün kullanımı bizi birçok farklı yere götürecektir fakat aslında gitmemiz gereken yer, sözü kullananda gizli olan “kripto” kalan yerdir: Birine “kripto” diyen kişi, konuşan olarak kendisinde açık ve ayan beyan olduğuna inandığı bütünlüğün dışında olana karşı bir tutum almıştır, karşısındaki kendisinden değildir ve olamaz. İşte kripto lafını kullananlarda gizli olan, derunda bulunan şey bu düşmanlıktır. Kan ve bayrak ölçüsüne başvurarak kendisini kanıtlayan bu konuşan kişi, bayrağa bağlılığın bir gösteri, bir takiye, bir hile olabileceği fikriyle kendisinden olanı seçmek için kan ilkesine abanacaktır; böylece dışlayıcı düşmanlığın mistik temeli de atılmış olacaktır. “Damardaki kan”ın neliği, niteliği kanın sahibinin değil, kanı ölçü olarak kullananın belirleyeceği kurallara tabi olacaktır. Kemal Kılıçdaroğlu ne yaparsa yapsın, ne derse desin, hangi delili, şahitliği getirirse getirsin, “kripto” kalacaktır: Atalarının konuştuğu Zazacaya atfen kendisini tanımlamasa bile, atalarının inancı olan Aleviliği sadece kişisel bir hususiyet olarak görse bile o kan ölçüsüne vurulduğunda “biz”in arasına katılamayacaktır: Alevi demek Türk demektir ama o Kürtçe konuşan bir kavimden geliyor. Kürtçe konuşanlar Alevi olamayacağına göre kripto-Ermeniler olacaktır. Kemal beye “kripto” diyen kafa ile Kürtçe (Kurmanci ya da Zazaca) konuşan Alevilerin “Ermeni bakıyesi” olduğunu ilan eden eski Tarih Kurumu Başkanı, aynı görünmeyen Alevifobik ve Kürdofobik kurumun üyeleridir.

Yorumlar
Yorum Gönder