Roman Aleviler'i okurken


1

Lafı uzatacağım, peşinen af dilerim. Ama arada kaynamasın, bu yazıya vesile olan çalışmaya dair heyecanımı en başta dile getireyim: Roman Aleviler kitabı, pırıl pırıl bir iş, ne kadar övülse az gelir. Ozan Doğan'a kendi adıma canı gönülden teşekkür ederim. 

 




2

Çok uzun bir süredir herkes Alevilere türlü çeşit donlar biçiyor, yani Aleviliğin ne olduğunu, ne olmadığını, ne olması gerektiğini, ne olmaması gerektiğini, Alevilerin kim olduğunu, kimlerin Alevi olabileceğini, kimlerin olamayacağını konuşup, yazıp çiziyor. O lafları toplasak buradan köye değil, buradan aya yol olur. Meseleyi en anlaşılır biçimde profesör Şükrü Aslan şöyle özetledi: “Alevilikle ilgili literatürün en dikkat çekici özelliklerinden birisi, kimliği tanımlayan bölümü gelişmiş olmasına karşın, toplulukları konu edinen araştırmaların görece zayıf kalmasıdır.” (26.11.2025, Birgün)

Kimliği, giysiyi konuşmayı seviyoruz ama yaşayanı, var olanı pek değil, demektir bu; ne yazık ki bu durum “Alevi evreninde” de böyle. 

Şükrü Aslan bu kritik saptamayı, Roman Alevi adlı kitabın tanıtımı için kaleme aldığı yazıda yaparken, Romanların görünmezliğini vurguluyor, aynı zamanda Romanların Alevi olamayacağı yönündeki yaygın kanıya da dikkat çekiyor. Şyöle diyor yazıda: 

“… Alevileri tarif eden temel özellikler olan Cem ve Ocak geleneğinin Roman Alevilerde de yaşanan ritüeller olduğunu görmek, akademi için olduğu kadar Alevi dünyasının geri kalanları için de ilgi çekici ve hatta şaşırtıcı olmuştur.” 

Şaşırtıcıdır çünkü bilinmemektedir; dahası, bilenler de bilmezden gelmiştir. Diğerleri önemli değil ama Aleviler niye bilmezden geldi?

 

3

Alevilik meselesi (Cumhuriyet’in) en başından beri türlü çeşit biçimlerde hep güncel bir mesele, yok sayılmaya, görünmezleştirilmeye çalışıldığında bile öyleydi; son 40 yıl içinde Aleviler güçlü biçimde görünür hale geldi, örgütlendi, siyasi, hukuki, sosyal mücadeleler verdi, veriyor. Alevilik hakkında hayli geniş bir literatür oluştu ve Aleviler bu literatürün güçlü üreticileri olmayı başardı, yani çok uzun süredir “Aleviler hakkında” konuşma tekeli devletin ve devletin desteklediği kesimlerin ya da Alevilik düşmanlarının elinde değil. Hal böyleyken “Roman Aleviler” başlıklı bir kitap ancak dört beş ay önce yayınlandı; üstelik hak ettiği ilginin zerresini bile görebilmiş değil. Ayıp bir iş, çok ayıp. Peki niye böyle? Cevabı kitapta konuşan bir Sepetçi’nin sözlerinde gizli: 

“Ne vatandaşız, ne Müslümanız, ne Aleviyiz. Kimsenin umurunda değiliz.”

Sitem çok haklı ama, aslında herkesin umurundalar, sadece ters taraftan, dışlayıcı, ayrımcı taraftan umursanıyorlar; yok etmek mümkün değilse yok saymak için herkes elinden geleni yapıyor. Yok etmeyi abartılı bulabilirsiniz ama yok saymanın bir yönü imkan bulduğunda yok etmektir ve her durumda varlığını kabul etmemektir. Kabul etmeme sadece kültürel de değildir, devlet bu işi kanuna dökmüştür. 2010 sayılı ve 1934 tarihli İskan Kanunu açık biçimde şöyle yazar: 

 

“DÖRDÜNCÜ MADDE 

A : Türk kültürüne bağlı olmayanlar,

B : Anarşistler,

C : Casuslar,

Ç : Göçebe çingeneler,

D : Memleket dışına çıkarılmış olanlar Türkiyeye

muhacir olarak alınmazlar.”

 

Şimdi, “Türk kültürüne bağlı olmayanlar” dedikten sonra niye “Çingeneler” deniliyor? Arada kaynama olmasın diye; kanunun gerekçesinde (esbabı mucibe layihası) “kaynama”nın ne olabileceği de dile getiriliyor: Bulgaristan’da Türkçeden başka dil bilmeyen, yerleşik ve çalışkan bir nüfus var, Bulgarlar onlara Çingene diyor, dahası kimlik vermemek için öyle olmayanlara da öyle diyor. Yani gerekçeye bakarsak, yasama kurumu, yerleşik ve çalışkan, üstelik Türkçeden başka dil bilmeyen Romanlara biraz iltimas geçmek ister gibi, ama aynı zamanda Bulgar makamlarının öyle olmayanlara da öyle deme eğilim nedeniyle Türklerin de kapıdan geri çevrilmesi tehlikesini bertaraf etmek için. Kanunun lafzı, Anarşistler ve Casuslar hükümleriyle Roman toplulukları açık biçimde kriminalize ederek dışlamakta bir beis görmüyor. Bu kanuna karşı 2004’te dava açma girişimi başlatıldı, ancak ondan sonra 2006’da değişti, hüküm kalktı. 

Cumhuriyet Halk Partisi 1949 yılında Aleviler hakkında özel çalışmalar yapar; artık tek parti dönemi bitmiştir ve herkesten oy almak gerekmektedir. Çalışmaların amacı da Alevilerden oy almak için neler yapılacağıdır. Üç rapor hazırlanır. Bu raporlar parti çalışması diye küçümsenmemeli, üzerlerindeki gizlilik ancak 2024 yılında kaldırıldı, yani devlet açısından bu raporlar “gizli çalışma” niteliğindedir. 

Raporlardan birini hazırlayan isim, Alevilik ve Bektaşilik meselelerinde “akademik” görünümlü  işlere imza adan Aksaray Milletvekili Besim Atalay’dır. Atalay bir yerde şöyle der: 

“Çingene Aleviler göçebedir. Hemen bizde bulunan Çingenelerin hepsi (Hıristiyanlar başka) Alevidir. Bunlar hiç Türkleşmemişlerdir, bir yerde oturmazlar. Kanun sarahatine rağmen hala göçebedirler. Kendi aralarında yarı Ermenice yarı Farisi bir dilleri vardır.”

Aynı raporda, “Aleviler su katılmamış temiz, Türktür” denilir, elbette lafı Kürt Alevilere getirir ve “bunlar Kürtleşmiş Türklerdir” der. Yine de bu alimin kafası biraz karışıktır, “mesela Burdur, Çankırı, Silifke, Maraş ve Divriği’nde “Türkleşmiş Kıptiler” olduğunu söyler. Her halükarda, Romanlara yönelik dışlamanın bir boyutu bizzat Roman oluşlarına yönelik fobik tutum ise diğer bir boyutu da Alevi oluşlarıdır.

 

4

Devlet bu, huyunu suyunu biliyoruz ve devletin bu tutumunun yol açtığı görünmezleştirme, baskılama, kriminalize etmeyi anlamakta güçlü çekmiyoruz; fakat işin bir başka boyutu daha var: Bu ayrımcılık, görünmezleştirme ya da görmezden gelme, imkan bulursa bastırma, sık sık kriminalize etme bizzat (Roman olmayan) Aleviler tarafından da benimsenmiştir, ne yazık ki. Ne demek istiyorum? Geleceğim, ama bir ara daha: 

 

“Yedi kardaş idik biz bu ovada

Kimimiz saz çalardı, kimimiz dövende!”

 

Bu sözler Zülfü Livaneli’nin 1975’te çıkan “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” albümünde “Turna Semahı”ndan. (Bu sözlerin yer aldığı semahı kitaplarda bulamadım; bazı kaynaklarda Daimi’ye atfediliyor ama büyük aşığın külliyatında da yok. En son Zülfü Livaneli’ye sordum. Livaneli, Fransızların Anadolu’da yaptığı derleme bantlarında rastladığını ve o albümde okuduğunu söyledi, nazik ve dostça ilgisi için müteşekkirim.)

 

Bir dağılış sonrası tasviri gibi duruyor sözler; yedi kardaş i-dik, artık değiliz. Önceden, “yedi kardaş” iken kimimiz saz çalarmışız, kimimiz döven çevirirmişiz, şimdi ise dirlik dağılmış durumda. Peki ne olmuştur da biri harman döverken, biri saz çalan, kalanların belki semah döndüğü, belki dinlediği, belki çift sürdüğü, belki hayvan güttüğü, belki söğüt gölgesine yattığı bu kardeş toplumunun dirliği, bir geçmiş zamana hasret kipiyle anılır hale gelmiştir? Semahta bize bu söylenmiyor, sadece kötü şeyler olduğunu anlıyoruz:

 

“Bakmaz mısın mezarımın taşına

Bakmaz mısın gözlerimin yaşına!”

 

Birilerinin mezarda olduğu kesin, kıyım olmuş, kalanların da gözü yaşlı. Yapacak bir şey kalmamış, bir yandan “yürüyelim şimden sonra” diyor, elbette öyle yapmak lazım, yürümeden olmaz; öte yandan “eğlen dur” diyor, yürüyüşü birlikte sürdürmek için, kim kalmışsa artık geride. 

 

 

5

“Yedi kardeş” ifadesi söz gelişi söylenmiş değil, sembolik olarak yıkıma uğramış toplumsal bütünlüğü dile getiriyor. Semaha gömülü halde saklanan bu yıkım ve kayıp öyküsü, yürüyüş “şimden sonra” devam edecekse, kalanların birbirine seslenişini şart koşuyor. Kalanlar, kayıp olanlar. Topraktakiler gibi ama onlardan ibaret değil, onlar için gözyaşı dökebiliriz hiç değilse, ama kayıp olanlar olmadan bir bedenimiz, bir bütünlüğümüz, bir varlığımız olmaz gerçekte.

Yıkımın faili dışardan olabilir, fakat yürüyüş ancak içerdekilerle sürebilir. Kayıp kardeşi bulmadan, tanımadan, kabul etmeden kim nereye yürüyebilir ki? 

 

6

Şükrü Aslan’ın, “… toplulukları konu edinen araştırmaların görece zayıf kalması”na dair saptamasını şimdi yeniden ele alabiliriz: 

Devlet açısından bu araştırmalar yapılmamalıdır, toplulukların yok olacak kadar zayıflamasıdır onun hedefi, Besim Atalay bu yüzden aynı raporda, “Vekil ve rehber gönderme işi yasak edilmedikçe Alevilik yaşayıp gidecektir” der. Devletin “araştırması” yaşayanların ne olduğunu değil, ne olması gerektiğine dair tasavvurların nasıl hayata geçirileceğinden ibarettir; herşeyi bunun için yapar. Peki Alevilerin don biçmeye dair anlaşılır ve hak olan meraklarının yanında “topluluklara” dair meraklarının, araştırmalarının zayıf kalmasını nasıl yormalı? Gerçekte don biçmeye, yani tanımlamaya dair merak alelade bir merak olmayıp, toplulukların yaşantılarını düzenlemek üzere üretilmiş ve yönlendirilmiş bir meraktır; zorunlu eğitim bütün toplumsal kesimleri kapsadıkça, göçler toplulukları şehirlerde de-organize olmaya zorladıkça başarılan bir merak. Alevilik=Türklük hikayeleri bu süreçlerin sonunda bugün hayli etkili söylemler haline geldi; Arapların, Kürtlerin Alevi olmayacağı herzesi “bilimsel, doğal bir hakikat” statüsü kazandı birçok kişi için. Fakat iş Romanlar gelince devlet propagandalarına karşı mücadele etmeye çalışanlar dahil, “kurum ve kuruluşlar”ın etkili ve yetkili kişileri dahil, bu türden yıkıcı fikir ve sözlere tutunanlar daha da artıyor; çünkü Romanlar Alevilerin hayli ciddi bir kesimi için de konuşulmaması, dışlanması gereken bir topluluk; “Gitme turnam gitme nerden gelirsin” diye sorulmak istenmeyen bir topluluk. 

İşte Ozan Doğan’ın çalışması, bu tutumu terse çevirecek bir ilk adım ve ilk olmasına rağmen gayet başarılı bir adım; Uşak’ta Farsçanın, Ermenicenin hâlâ canlı biçimde yaşadığını görmek bile paha biçilmez. Çalışmayla biz “kayıp kardeş”lerden birinin varlığını artık inkar gelinmeyecek kadar sarih biçimde öğreniyoruz, artık iyi biliyoruz ki:

 

Sen nazlı canana benzersin turnam

Her bakışta beni mecnun edersin

Tabibe Lokman’a benzersin turnam

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Narin Güran vakası 1:Kuzuların sessizliği, kurtların gürültüsü

Narin Güran vakası 3: Enformasyon bombasının atıldığı gün