15 Ocak 2016 Cuma

MEŞKLER: Karınca (2) ve mahkemesi

Karınca bir gün yakalanır. Yargılanacaktır. Ne şans, yargılanmayanlar da var! "Ele geçen"ler! “Etkisiz hale getirilen”ler!


*
Bir rivayete göre Nemrut'un ateşine su taşırken yakalandı; "İşler artık değişti. Size su taşımanın ne demek olduğunu öğreteceğiz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik." denilerek.
Bir rivayete göre, üstümüze yıkılan binadan üstüne düşen payı tam yakalamak üzereyken yakalandı; "Yıktığımızdan çok ev yapıyoruz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik" denilerek.
Bir rivayet de hac yolundayken yakalandı. "O topal ayakla hacca nasıl hacca gidecek? Millet bu numaraları yutmaz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik" denilerek.
Bir rivayete göre, sadece bunları konuştuğu için yakalandı... Bu zayıf rivayet, kim biliyor ki karınca dilini?
Bir rivayete göre hepsi başka başka karıncalardı, aslında bir kişi değil, çok kişi yakalanmıştı. Fakat mesele tarihe karınca davası olarak geçecekti yine de. Zaten, bir karıncaya yapılan her karıncaya yapılabilir değil midir? Tüm karıncalara?

*
Karınca mahkemeye götürülürken medya boş durmadı.

"Bunlar karınca kardeşlerimizi temsil etmiyor."
"Elde edilen bilgilere göre aslında bir çekirge imiş."
"Vaktiyle Süleyman peygambere küstahlık yapmışlığı da var."
"Vaktiyle Süleyman peygamber ordusuyla bunları ezmediği için şimdi böyle yapabiliyorlar."
"Aslında ağustos böceği vatanına milletine daha bağlı."
"Ana karınca gelse, hepsini sopayla kovalar."
"Bunlar elitist karıncalar. Biz onların millete çektirdiklerini iyi biliyoruz. O suyu nereden getirdiklerini, nereye götürdüklerini çok iyi biliyoruz."
"Vaktiyle Kanuni Sultan Süleyman bunları yakmadığı için şimdi böyle yapabiliyorlar."

*
Mahkeme başlar.
İlk sorun, karıncanın dili sorunudur. Hz. Süleyman'dan başka karıncalarla konuşabilen bir insan bilinmemektedir. O halde karınca neyle suçlandığını bilmeden, iddianameyi anlamadan ve savunması alınmadan nasıl yargılanacak?

Yargıçlar, göreve çağırılan yargıçlar (ah, göreve çağırılan yargıç mı olur? Yargıçsa kim çağırabilir? Çağırıya uyuyorsa, yargıyı veren kimdir?) bu sorunu şöyle çözdü:

"Karınca, bu topraklarda yaşadığına göre, bu toprakların resmi dilini bilmediğini söyleyemez. (Ah, resmi dil? Nasıl dildir ki başka dillerden üstün? Bu topraklar nasıl topraklar ki tek dile mecbur?) Hem ateş yakıldığını duymuşsa, ateşi söndürmek için su alarak yola çıkmışsa, yolu bulmuşsa, dil bilmediğini öne süremez. Yine de, yüce gönüllü yasamızdaki yeni değişikliğe göre, kendisine bir tercüman tutabilir. Parasını vermesi şartıyla tabii ki.
Ayrıca karınca, bu devletin ekmeğini yediği sürece, bu devlet aleyhine iş yapamaz."

Karıncanın topraklarıyla yargıçların toprakları aynıydı, birinin dili niye diğeri tarafından bilinmiyordu ama diğerinin dilinin biri tarafından bilinmesi şarttı, yargıçlar kimseye söylemedi. Birbirinin dilini bilmeyenler, Babil'den bu yana anlaşmayı başardılar da şimdi niye olmuyor? Cevap? "Bu böyledir" dedi, silahlarını omuzlarından indirerek. Yargıç cüppeleri yavaş yavaş üniformaya, üniformalar yavaş yavaş yargıç cübbesine dönüşüyordu. Babil'i yeniden kurmaya adaydılar anlaşılan. Dilin silahlarla ne ilgisi vardı, onu söylemedi yargıçlar. "Devletin ekmeği" nedir, onu da söylemedi; devlet, karıncaların ve yargıçların dışında bir yerde ekmek mi yapıyordu, bilinmez.

*
Karınca, ne söylendiğini anlamadı. Zaten anlasa da tercüman tutacak parası yoktu. Parası olsa ne olacak, Hz. Süleyman yaşamıyordu. Üstelik yaşasa bile zaten Hz. Süleyman'a karşı suç işlemekle suçlanıyordu.
"O halde" dedi yargıçlar, "Kanunlar açık. Kimse kanunları bilmediğini öne süremez. Herkes fiilinden sorumludur. Yargılanacaktır. Adalete güvenmek esastır."
Kanunlar açıktı ama okudukça değişiyordu. Konuştukça. Başyargıcı "Hain" dedi mi, kanunların bir çok yerinde "hain" yazan cümleler türüyordu. Birçok sokakta "Hain" diye bağıranlar peydahlanıyordu. Yargıçlar konuşurken, kimse konuşsun istemiyorlardı. Hele başyargıç konuşurken herkes susuyordu. 


*
Seneca: "Öteki tarafı işitmeden karar veren, adil bir karar verebilir, fakat kendisi adil değildir."

Lyotard: "Akıl yürütme ve tartışmadan sonra biri ve öteki bir anlaşmaya varabilir ve toplumlarını bir sözleşmeyle oluşturabilirler. Grek politeia ya da modern cumhuriyetin arkasındaki ilke budur. Vatandaş, ötekilerine seslenme hakkı yine ötekilerce tanınmış olan insan tekidir."

*

Demek, karınca vatandaş değildi. Ya da artık vatandaş değildi. Gerçekten de mahkemeler birine el uzattı mı, o vatandaşlıktan çıkıyordu. Hatta artık bakması yetmeye başlamıştı bir süredir. Çok yakında aklından geçmesi yetecek bu gidişle.
Karıncaların bulundukları ağaçların ilaçlanması istendi. Karıncaların taşıdığı suya el konulmasına karar verildi. Karıncaların kazdığı çukurların o suyla doldurulmasına karar verildi. Karıncaların yürüdüğü yolların kapatılmasına karar verildi.
Ayrıca.
"Hain. Karanlık. Aç kalsın. Kilitlensin. Dövlüsün. Kanı..."

*
Karar verildi. Yargılamadan sonra değil, önce. Parmak işaretiyle. El işaretiyle. Dil işaretiyle. Kapıya işaret koyarak. Durmadan işaretleyerek, işaret ederek. İşaret fişeklerini mermiler izledi, top, gülle.

*
Daha ağzını açtığında, "Hain" demek, zaten hükmü vermektir. Mahkemeler bu durumda, verilmiş hükmün infaz merciine dönüşürler. Akademiden, okuldan atma. Açlıkla terbiye... üç yıl, beş yıl, on beş yıl hapis... ya da "kanlarıyla duş almak" (ağanın eli tutulmaz, zaten öldürür) infazın nasıl yapılacağına dair kararlardır. O zaman yargıçlar, karar veren değil, karar uygulayan olurlar, ah, biliyor mu bunu yargıçlar? Yargıç olmadıklarını?

("Savunma" var bir de; savunmanlar birliği yücebaşkanı, "kalıntı" dedi. "Mütareke" dedi. "Hukuk" demedi. O karıncaların değil, karıncayiyenlerin avukatıydı, anlaşılan. Yok, o da yargıçtı, başyargıcın yargısından kaçan olsa, ona yakalanacaktır.)

Mahkemelerin yaptıkları yetmiyor ki, üniversitelerin yaptıkları yetmiyor ki, sivil şiddet çağırılıyor; silah kullanma yeteneği bilinen kişiler, gruplar ateşleniyor. Öldürmeyi bildiğini herkesin bildiği birileri, duş almak istiyor. Kanla duş.


*
Demokrasi, bilindiğinin aksine, bir çoğunluk meselesi değildir, çoğunluk olmak demokratik hak üretmez kendiliğinden, üretseydi en demokratik eylem linç olurdu.
Kurulan şey "demokrasi" ise, linç demokrasisidir, en fazla. Demokrasi, bilindiğinin aksine, bir azınlık meselesidir, az olanın ne olacağı. En az olanın durumuyla başlar işe, tekin. Tek karıncanın. Tek yaprağın. Tek kişinin ne olacağı, ne olduğu, ne olacağı.


*
Cumhuriyet, bir "konuşma" rejimidir. Her yurttaşın bir sözü olduğu bilinciyle, her yurttaşın bir söz söyleme hakkı olduğu ilkesini geliştirir. Ne konuşulacağı, konuşana aittir: Böylece cumhuriyet bir dinleme rejimi de olur. Konuşmanın gayri meşruluğu, konuşmanın meşruluğunu koyan kurallar tarafından belirlenir; kurallar tarafından, kişiler değil.
Dinlemeye tahammülü yoksa, cumhuriyet yıkılıyordur ya da yıkılmıştır. Belki de hiç kurulmamıştır. Bazı bakımlardan evet, hiç kurulmamıştır.
*
Biri var, durmadan konuşuyor. Birileri var, durmadan konuşanın durmadan konuştuklarını durmadan konuşuyor. Bitmeyen bir nutuk. Kesilmeyen bir buyruklar dizisi. Hiç susmayanların demokrasisi.

*
"Akademisyenler" meselesi, bir paranın iki yüzü meselesi: Bir yüzünde ifade özgürlüğü var, ama ifade özgürlüğü sadece bir yüzü ve önemli olan ikinci yüz: Kürtler. İfade özgürlüğü içeriksizken pek sevilir, herkes onu savunur, içerik belirlenince, işler değişmeye başlar. Örneğin, "Kürt"leşmeye başlayınca işler değişir: "Akademisyenler", Kürt meselesine devlet ezberi dışında ve tarihte ilk defa toplu olarak girmişlerdir. Devlet, Kürt meselesine kendi talimatları dışında toplu girişi hiçbir zaman sevmedi. Konu, savaş konusudur. PKK bugün ortadan kalksa da devletin yapacağı şey değişmez: Kürt ve Kürtçe konusunda devletin verdiği karar şiddetle uygulanacaktır.

*
“Bu suça ortak olmuyoruz.”
O zaman, bu cezaya ortak oluyorsunuz. Suçsuz ceza? Evet, suçsuz ceza: Bir Kürt’ün suçu nedir, Kürt olmaktan başka? Kürt olandan, Türk olmasını istemek, Kürt olana Türk olmasını emretmek, yine bir yargı, yine bir karar: Yoksa mutsuz olacaksın. "Ne mutlu Türk'üm diyene."

*
Cumhuriyet bir konuşma rejimidir. Demek dinleme rejimi.

Ben de bir insan oğluyum
Bırak beni konuşayım
Bir başım bir beynim vardır
Bırak beni konuşayım
Düşüneyim danışayım

(Lyotard... Yok Mahsuni...)



1 yorum:

Yorum Gönder