2 Mart 2014 Pazar

Ez hestîyên xwedîyên te da...



Özgür'e... 
O anlattı, ben de kayda geçirdim.
Şimdilik böyle...

Ap Allo doymazdı. Yemeye de küfür etmeye de şarkı söyleyeme de…
Ali'ydi asıl adı. "Ap" olmadan önce, "Al ê Kurno" derlerdi kızdırmak için. Oysa gülerdi bu sözlere, ya da basardı küfrü, keyfine göre. Hep aynıydı küfrü: “Hestiyen xwedîye we…”

Kendi kemiklerine güvenmişti hep, sahiplerin kemiklerine kolay girişirdi bu yüzden.

“Hırç” da derlerdi, kuvvetinden ama, ufak tefekti yoksa. Dünyayı daha çocukken sırtında taşımaktan gelirdi kuvveti, dışlanmış yetimlerin boyun bükmeyenlerindendi. Çocuklarına da öğretti boyun bükmemeyi, başka da mirası olmadı.
Hünerliydi. Hunermend. 
"Destana Kerr û Kulik", onun dilinde yeniden söylenmişti. Yeniden söylendiği gibi doğan günün şarkısı, batan günün. Uzun kış gecelerinde çok sabahlamıştı onun sesinin perdesinin altında köyün oğlanları kızları. Oğulları, yeğenleri, torunları sonradan çok hayıflandılar, neden kıymetini bilip kayda geçirmedik daha imkân varken diye.

Sevmedi İstanbul’u. Onun kuşağından kimse de sevmedi zaten. Yaşlılığında gelmek zorunda kaldı naçar. Ne stranlara hürmeti vardı buranın, ne gözyaşına, ne suskunluğa. Yeğeninin oğluna seslendi bir gün, tut elimden göremiyorum diye.

Yürüdüler beraber. Evin arkasındaki tepeye çıktılar. Boğaz. Yükselen binalar. Belirsiz yön.

“Gundê me li kîjan hêlê (alîye) maye?” (Köyümüz hangi tarafta kaldı?) 

”Bilmiyorum dede.”

“Merû dikanî pîya here gund?” (Köye yaya gitmek mümkün mü?)

“Bilmiyorum dede.”

Baktı, bulutlara, batıya, doğuya… Doğuya doğru seslendi sonra var gücüyle:

“Looo Istenbol loo!! Ez hestîyen xwedîyên te da ramedînim. Looo Istenbol!"

(Ulan İstanbul! Ben senin sahibinin kemiklerine sokayım. Ulan İstanbul!"

0 yorum:

Yorum Gönder