12 Şubat 2014 Çarşamba

Babalar ve Oğullar, bir mini diyalog


Aşağıdaki oyundaki diyaloglar, kişiler, yazar, yorumcu, yayıncı ve sen ey okur, hiçbir şey gerçek değildir. Her şey bir makinenin işidir, korkarım. Ya da umarım.

Daha eğlenceli günlerimiz olmuş muydu bilmem bu memlekette. Ama bu aralar her şey çok güzel. Zihin açıcı bir performans. Sanki bir Ionesco oyunundayız. Yok, Aristofanes’in başlattığı bir oyun bu, sonra sırası gelen yazmış, Ionesco, Beckett filan, en son bizim siyasilere nasip oldu metni sürdürmek. Çehov'yen motifler, momentle de yok değil...
Neyse, işte hal böyleyken böyle:



Oyun baba-oğul ilişkilerini (Elbette bir Opedipus değilse de) derinden ele alıyor, aile dayanışmasını sergiliyor, matematikte çığırlar açıyor, yargıdaki sorunları kamunun yüzüne çarpıyor.

Başlayalım:
“Oğul: 6 buçukta geldiler Celal Kara diye bir savcı arama kararı çıkarmış”
Evet, daha seher sabah uykularına doymadan basar evleri bu savcılar. Zaten yazar, savcının sinirini “celal” adıyla, kalbinin bozukluğunu da “Kara” soyadıyla veriyor sanki. Fakat, baba, bakan baba, oğluna mı bakmayacak, işte yürek yakan soru:
“Baba: Ne var oğlum senin evinde.”
Baba dediğin oğlun evinde ne var ne yok merak eder, eksikse giderir filan. Soruyu duyunca, evde hiçbir şey olmayabileceği ihtimali (talihsiz yoksul oğul) beliriyor da insan hüzünlenesi oluyor.
Zaten elcevap:
“Oğul: Hiçbir şey yok baba”
Nasıl hazin, nasıl iç burkucu. Tam takır kuru bakır ev. Bakan oğlu evi, ama hiçbir şey yok.
“Baba: Para ne var…”
Evet, hani tamtakır olabilir ev de üç kuruş var ise ilerisi için ümitlenebiliriz. O bakımdan soruyor, sanırız.
“Oğul:  Kendi param üç beş kuruş kalan param.”
Oğulun ifadedeki lirizme dikkatinizi çekerim. Kendi dikkatimi hemen çektim zaten. Tekrara değer: “Kendi param…” başkasının değil yani, az ama öz, azıcık aşım ağrısız başım, tok gözlü yoksul oğul. Ay oğul paraladın ciğeri dağladın oğul. Devam: “üç beş kuruş kalan param.” Ama babalar gerçekçidir ve oğulların varlığın kibrine ya da yokluğun ezikliğine kapılıp gitmemeleri için gerçekliği yüze vurmaktan çekinmez, ne soru ama:
“Baba: Kaç para…”
“Oğul: Sen biliyorsun.”
Burası baba katili oğulların memleketi değil, burada oğulun halini, ahvalini, cukkasını baba bilir. Baba bilmelidir. Bilendir. Baba, gerçekçidir, eveleme geveleme huyunu da ezmek istemektedir oğulun.
Baba: Kaç lira oğlu…
Artık cevap vakti:
“Oğul: 1 trilyon civarı param var o kadar…”
Sanırım, burası kritik dönüm, dönüşüm noktası. Düğüm ile çözüm birlikte. Sanatsal bir an. Bizim alaturka tabirle, zurnadan acayip sesler gelmeye başladığı yer. Burada, evvelemirde, milli matematiğimiz yenileniyor: Üç ile beş bir elde toplanırsa kaç eder? Okulda “sekiz” diye öğrettiler, sınavlarda başka şey yazsaydık sınıfta kalırdık. Ama şimdi üç ile beş bir elde toplanırsa, o ele göre değişebildiğini öğrendik sonucun; tabii elmayla armut toplanmayacağı için, işlem aynı cinsten olmalı. Kuruş cinsinden. Şu bildiğimiz altı sıfır attıktan sonra, yeni bir altı sıfırın atılması için harekete geçen kuruş var ya, ondan. Sonuç şöyle: Bizim elimizde hâlâ sekiz ediyor ama bir bakan beyin oğlunun elinde 1 trilyon yapıyor.
Burada sanırım, İleri Demokrasi çağındayız ya, İleri Matematik yapılıyor, en özeti.

“Baba: Evet evet. Tamam oğlum. El koydular mı paraya”
“Oğul:  Yok arama yapıyorlar.”
Her arayan bulamazsa da bulanlar ancak arayanlardır. Zaten buluyorlar da, ki oğulun babaya pek de doğru söylemek istemediği (Batı etkileri hep bunlar) hem kem kümünden hem de bulunan paradan belli; 1.2 trilyon. Oğul babadan saklamazsa parayı, diğerlerinden hiç saklayamaz değil mi? Ama bu diyalogda yok, sahnede de yok, duvardaki fotoğrafta asılı olabilir.
Final ise şahanedir ve ayrı bir bölümü hak eder, etmez mi erenler?
“Baba: Senin şimdi anladığım kadarıyla Rıza Zarrabla bir rüşvet ilişkisinden bahsediyorlar. Diyeceksin ki bir danışmanlık işim var. Gayr-ı resmi yapıyorum. Benim alacaklı olduğum dayımın oğlu bunların yanında çalışıyor.”
Her satırı altın değerinde bir söz dizisi. Sıkı bir diyalog yazarının elinden çıkma.
Akrabalık ilişkilerinin önemini de öğreniverdik misal. Sizin hiç dayı oğlunuz, teyze oğlunuz oldu mu? Dayı oğlunuz, teyze oğlunuz oldu da çalışmadığı, haberi bile olmadığı yerden size üç beş kuruş kazandırdı mı? Toplayınca 1 trilyon (altı sıfır atılmadan önceki haliyle elbette, yenisi 1 milyoncuk civarı) Benim dayı oğullarım az, ama teyze oğullarım çok. (Tabii kızlar da var ama bunlar ciddi işler, öyle banyo, bide muhabbetleri değil.) Dayı ve teyze oğullarım hepsi işinde gücünde, Allah bozmasın. Fakat bunlar hiç çalışmadıkları yerden bana üç beş kuruş yollamadılar. Ama işte dayı ve teyze oğullarının böyle güzel yanları varmış, siyasetimiz sayesinde öğrendik. (Amca oğulları sanırım biraz tırt. Emmoğlu şarkıları o yüzden herhalde…)
Alacaklı olduğunuz dayınızın oğlu birinin yanında çalışıyorsa, siz ona otomatik olarak danışmanlık ilişkisi kurmuş mu oluyorsunuz? Danışmanlık ilişkisi nedeniyle mi dayı oğlunuz orada çalışıyor? (Dayı oğlunuz var mı sorusunu sormuyoruz, bakan var dediyse, varsayım olarak da olsa, vardan daha vardır.) Burada oğul da, seyirci de, biz de “dayıoğlu”nun yargı sistemi içindeki ikna edici figür olarak yerini, kıymetini ve anlamını daha çok düşünmeye devam edeceğiz, anlaşılan. Güldürdükçe düşündüren eser böyle olur.
Şu danışmanlık da ilginç iş, malum istişare sünnettir ama danışma ücrete tabidir. Ücret peki niye gayri resmi ve elbet yine dayıoğlu ile ilgisi ne? Ücret çok dolgun, dayıoğlu ücreti alıyor, kendi maaşıyla birlikte getirip eve bırakıp gidiyor. Para sayma makinası eşliğinde, tabii. Yok, ücret dolgun değil ama dayıoğluna iyi para veriyorlar, yine ikisini birden alıp getiriyor. Para sayma makinası…

Belki de bunların hiçbiri gerçek değildi. Her şey para sayma makinasından çıkan hayali karakterlerin bir gösterisiydi. Bir filigranlar oyunu… 

0 yorum:

Yorum Gönder