20 Ekim 2013 Pazar

Yürüyüşler 10

Yürüyorum. 
Kent bana yazıyor.

                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. 

Böyle böyle yazmış

                                                             oluyorum ben de, 

yazılırken yazılırken... 




Bayram, tatil haftasında çalışmak, tuhaf bir dışlanma duygusu veriyor: Sanki iş de değil de özel bir görev için kilitlenmiş, sonra da unutulmuşsun gibi. Ezra Pound’un Cathay’daki sınır bekçileri gibi…

*

Çengelköy yolu, iskelede motor beklerken- karşı yaka Asya… Asya, evim benim ve bu yaka, Avrupa – hep iş demek: İlk 11 yaşında Şişhane’de elektrik düğmeleri üreten atölyede işe başlamak için geçtim Avrupa’ya… Yok, o ikinci, ilki babamın “iş yeri”ni ziyaret içindi, zaten kendi işyerimi de o ziyarette “bulmuş” idim…

İşçi mi işi bulur, iş mi işçiyi?
Fiş, priz, duy, anahtar… İçindeki küçük vidalar en iyi küçük eller tarafından yerleştirilip çevirilir, iç yüzeylerdeki çapaklar da en iyi küçük eller tarafından temizlenir…
Tornavida, eğe, üfleme, elle silkeleme: Gözüne kaçar elbet, gülerler gözündeki çöpe çoktan alışanlar, alışmayana… Elindeki ilk yırtık-bir damla kan-hayır çalı değil, diken değil, böğürtlen de yok zaten çitlembik de- gülerler…

*
Çengelköy. İkinci memleketim. Oraya her dönüşüm, çocukluğa, gençliğe dönüş de…

*
Ağır ağır biniyorum tekneye, herkes ağır hareket ediyor. Tatil ağırlığı. Çocukken, çocuk işçi kardeşlerle nasıl koşa koşa binerdik vapura ve aynı hızla inerdik… Eminönü’nde en hızlı inilen vapur, sabah altı ile yedi buçuk arasında yanaşan vapurlardı: En önce, hızla çocuklar yayılırdık etrafa ve sonra daha büyükler ve en son en büyükler… Saat sekizden sonra yanaşanlarsa-memur vapurları, patron vapurları: Ağır ağır… Geç gider erken döner, ağır hareket ederler…

*
Çalışmak, bir işe gitmek ve bire eve dönmek. Hafta içi geçen kölelik haberi kurcalıyor aklımı: Köle, evi olmayan değil midir? “Yer”i? Köle ile çalışan farkı, işi bırakmama mecburiyetiyle açıklanabilir mi? Zor: Birçok “çalışan” işe devama mecburdur ve bu mecburiyet zaten çalışmanın kötü koşullarının imkânı. Koşulların esiri olmakla birinin esiri olmak arasındaki fark, evde olmalı. Köle, evi olmayan. “Sahip”in mekanına bağlı olan. İple de olur, zihnen de olur. Köle o yüzden “ev”in halkıdır, köleci çağlarda. Köle evlat, işçi üvey evlat: Eve alınmaz, kendisine ev bulmalıdır.

*
Bir yer yetişmek gerekmiyor, motordan ağır ağır iniyorum. Minibüs, yeşil. Çengelköy de yeşildi, Rasathane, Talimhane, Tufan Mahallesi sırtları… Yeşil şimdi bazı apartmanların bir kenarında var, varsa.

*
Baba evi ziyareti. Ev babanındır, ama ziyaret edilen anne değil midir daha çok? Babanın beklediği ziyaret değil, evladın hareketlerinin takibi daha çok. Aile babası, ne yapsa “babalık görevi”nden sıyrılamaz. Sıcak ya da soğuk davranması sevinmesi ya da sevinmemesi değil mesele, mesele evin ayakta kalışı ve “ziyaret”te bunu görür.

*
Gelene “ziyaretçi” gibi davranan anne olur. Bahçesine ektiği biberler, domatesler… Pek sevdiği nar ağacı, hazırladığı mantı…
Kardeşe geçeceğiz ama. Zelal neşeli. Harçlığı asıl alan kim? Evet, o şahane gülümseyiş, asıl harçlık ve alan da benim.
Televizyona takılıyor gözümüz. “Filanca amca…” diyor sunucu, “Dersim katliamında hafızanızda neler kaldı bize anlatın” diyor ve ekliyor: “Ama reklamlardan sonra…” hafıza. Hafızamız. Reklam panonuz sizin öyle mi? İşinize gidin demek geliyor içimden ama iş o zaten!

*
Yağmurlu günün ardından yağmursuz, serin ve güneşli hava. Uyanıyorum erkenden. Bahçede, nar ağacına karşı sofradayız. Biberler şahane. Domatesler artık bitiyor, son birkaç yeşil tane sarkıyor.
Kardeşte bıraktığım kulaklığı çıkarıyorum cebimden, çantama koyacağım. Düzeltirken baba soruyor: “Tek başına şarkı mi dinleyeceksin?” İlk “kulaklık” aldığım zaman, belki 30 yıl önceki o merak yüzünde. Tek başına şarkı dinlemek, hiç alışamadığı bir şey. Söyler, ama dinlemek?

*
Youtube’dan bir Koçgiri şarkısı açıyorum. Cihan Çelik’in yakın zamanda yüklediği şarkılardan. Küflü çökelek yüzünden alay edilen aşçı öyküsü. Gülüyor ikisi de. Birkaç şarkı daha.

*
Kadıköy bekliyor beni. Sahaf ziyareti için. Çocuklukla şimdi arasında, sevdiğim, sevindiğim tek süreğenlik. Sahaf gezisi.

"Ne aramıştınız" diyen kitapçıya alışamadım; sahafa hiç alışamayacağım. "Ne ardığımı nereden bileyim" dediğimdeki acıyan bakışlara da…

“Bütün sahaflara girmeyen, hiçbirine girmemiştir!” diye yazıyorum tivitıra, “Kadıköy melankolisi diye bir şey var. Aradığın kitapları bulup kahve için oturunca geliyor” yazdıktan sonra kurulan sohbetlerden ilhamla…

*

Müjdat arıyor. Görmeye bir türlü gidemediğim tekneye gideceğiz artık. Motorda başlayan iç yolculuğum tekneyle yeni yöne akacak, besbelli. Yarın iş var. Ev bitecek.
Çengelköy, baba evim. Kadıköy, gençlik evim.

0 yorum:

Yorum Gönder