6 Haziran 2013 Perşembe

MEŞKLER: Gezi eylemlerinin mistifikasyonuna hayır!



Gezi eylemleri, bir eyleme daha çağırıyor. Düşünmeye.
Yavaş yavaş sesler duyulmaya da başlıyor. Örneğin Nilüfer Göle, T24com.tr’den iddialı bir başlıkla topa girdi.
“Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi” başlığıyla topa girdi. İnsan, öngörülmemiş ve katılımcıları dahil herkesi şaşırtan bir eylem dizisinin, hareketin  “anatomisi”nin anlatılacağını duyar da heyecanlanmaz mı? Fakat, yazı ne yazık ki başlığı pek taşıyamıyor. Yazının kendisi de Gezi neşesi diyeceğim bir hisle malul sanırım. Gezi sarhoşluğu mu desem? Neyse.

İlk şaşırtıcı yanı, eylemlere “siyasal mercekten bakmanın yanlış” olduğu fikri. Evet, siyasalı askıya alarak, paranteze alarak işe psikolojik, sosyolojik, ekonomik, antropolojik, hatta arkeolojik (Evet, elbette! Eylemin kalbinin attığı yer, henüz küçük bir kaynakken oturulan yerin altındaki toprak gasp toprağı, üstüne basılan mermer basamaklar da. Nereden mi? Elbette bir Ermeni kilisesinden. Hukuk eliyle gasp edilen mezarlığın mermerlerinin halen parkta üstüne basılan basamaklarda yattığı biliniyor.) merceklerden bakmak mümkün. Fakat siyasal olana siyasal mercekten bakmanın yanlış olduğunu düşünmek, “siyasala siyasal gözle bakılmaz” türü özel deha ürünü bir fikre yaslanılmıyorsa, bana tuhaf geliyor.
Meydanın sahneye koyma yetisi, sosyal medyayı kullanım gücü, zengin eylem repertuvarı gibi tespitleri peş peşe okurken, “Galiba bu alametlerden bir tahlil, bir çıkarım gelecek” dedim, ancak lafım ağzıma tıkıldı. Gele gele, “Siyasal bakmak yanlış. Siyasal harekete dönüşmesi yanlış” türünden öğüt (belki de emir) kipinden “bilimsel”likler geldi. Oysa, örneğin, iyi eğitim/iyi donanıma işaret eden, yani kültürel sermayenin yüksekliğine işaret eden o tespitlerin ardından, ne bileyim işte sınıfsal boyuta ilişkin elverişli saptamalar yapılacak olsaydı, “isabet”i ayrı konu olmak üzere, biraz ilim işliyor filan diyecektik.
“Sosyoloji” ya da “siyasetbilimci” gözüyle şimdiye kadar söz alanların ortak bir yanı var gibi: Zekaya, repertuvar zenginliğine, “her sınıf, kesim, din, mezhep, görüşten” kişinin varlığına ve “merkezi bir düzenleyici gücün olmamasına” özenli vurgularla dikkat çekerek, bir şey söylemiş gibi yapıyorlar. Özellikle “gençlik, yeni gençlik, 90’ların gençliği” vurgularını da katarsak, sanki anlayıcı, açıklayıcı girişimler yerine, katılımcı-yönlendirici girişimlerle karşı karşıyayız. Eylemlerdeki “genç” oranının, nüfustaki “genç” oranına göre değerlendirildiği bir çalışma görmedim, “Çıplak gözle görülüyor” denilecek, fakat benim çıplak gözle gördüklerimle pek uyuşmuyor: Taksim Dayanışma mesela o kadar “genç” isimlerden oluşmuyor. Dayanışma dışında irili ufaklı gruplar halinde gelenlerden “örgütlü” olanların liderliğini hiç de gençler yapıyor görünmüyor. Mesai saatleri içindeki genç fazlalılığı, mesai saatleri bitiminde “orta yaş” baskınıyla seyreliyor gibi geldi bana. Hayli “boş zaman” isteyen ve 24 saate yayılan bir eylemlilikte, mesai saatleriyle mesai dışı saatler arasında yaş dağılımını izleyebilecek göze sahip değilim, sadece bir değişim olduğu açık.
Bunların benim için önemi şurada: Gerçekten bir “gençlik” hareketi mi var karşımızda, yoksa birçok siyasal harekette ve kültürel örüntüde varlığını bildiğimiz gençliğe yönelik mistifikasyonların etkisiyle gözlemler bükülüyor mu?
Çok önemli bir nokta daha: Gezi eylemleri aslında kesinlikle (ve enaz) üçe bölünerek okunmalı: Birincisi, polisin müdahalesinden önceki süreç. Katılımcıların özellikleri, bileşenleri, motivasyonları bu süreçte çok farklıydı.
Polis müdahelesinin ilk iki gününde hızlı bir değişim yaşandı. Cuma ve cumartesi iş çığa dönüştü.
Üçüncü aşama cumartesi, polisin meydandan çekilmesiyle başladı. “Bu gençlik hareketidir. Bu isyandır. Bu endişelilerin işidir. Bu isyandır” türü değerlendirmeler, genellikle Cuma-cumartesi olan bitenleri de hızla geçip, polisin çekilmesinden sonra nispeten kararlı hale gelen manzaradan kendisine argüman devşiriyor.
Son olarak, bir önemli nokta daha: Eylem birden bire çığ gibi büyüdüğünde, başından beri orada olan, sonra da olmaya, etkin rol almaya devam eden LGBT hareketlerinin adı ve etkinliğinin hiç vurgulanmaması da tuhaf.
Ankara'daki görüşmeler de bu babda bir tuhaflık taşımıyor muydu: "Genç" denilen ve tüm fotoğraflarda kadınların yoğun biçimde göründüğü eylemin Ankara'daki heyet-i temsiliyesinde bir tane bile kadın yoktu.

Düşünce kılığına girmiş arzularımızdan ya da düşünce kılığına girmiş korkularımızdan ya da düşünce kılığına girmiş komplocu metodolojiden kurtulmak ne zor! 
 Eylemci gibi bitireyim, havalı olsun: Heyecana evet, mistifikasyona hayır!

0 yorum:

Yorum Gönder