26 Haziran 2013 Çarşamba

Mektup


Yazdıklarımdan sadece senin mi şikayetçi olduğunu sanıyorsun? Düşlerimi gönderebilsem sözcüklere mi sığınırdım? Benim sesimden kendi bildiğini konuşan sözcüklere, benim elimden kendi biçimini yazılayan?

Işıltılarını övüyorsun bazen: Yüce gönüllülüğünden biraz, biraz beni de inandırmak istediğinden bağımızın daha güçlü olduğuna, ya da başka, bir bilmediğim nedenden...

Bazen her şeyin yerli yerinde olmasını alkışlıyorsun: Cesaretim kırılmasın diye biraz, biraz neyin yerinin neresi olduğunu kimse bilmediğinden ya da...

Yakınmalarınsa, cümle daha yarılanmadan gelip buluyor beni; "Karabasan ama bu" diyorsun, "Düş bunlar" ve soruyorsun çokça:
"Nedir ki bunlar? Bu kalbini açacakmışçasına başlayıp, boş bir karanlığı önüme sunanlar? Bu yanıt verirken soruyu büyütenler, bu soru sorarken yanıtı öldürenler? Bu acıdan söz edecekken sözü acıya çevirenler? Nerede senin sevgin? Nerede sıcaklığın? Nerede heyecanın? Nerede mutun?"

Yaşamımı kınıyorsun böylece. Harflerin, hecelerin, sözcüklerin, cümlelerin sana kadar taşıyamadığı yaşamımı. Olmayan yaşamımı...

Sözcükleri yolluyorum sana. Bakma ışıltılarına, çiğnenmiş, öğütülmüş, kesekleri onlar sonsuz sayıda ağzın. Beni sana bağlasınlar istiyorum yine de elin bağıyla, gözün, tenin... Sesin, nefesin. Bir düş bile kurulmuyor oysa onlarla, bir düş bile aktarlamıyor.

Düşlerim. Gördüğüm anda benim olan, anımsadığımda kopmaya başlayan benden, ne olacaksınız siz, anlatmaya koyulduğumda? 
Onlar hazırlıyor beni sana oysa, onlar bağlıyor. Onlarla yürüyor varlığın zihnime, su ağaçta yürürcesine.

Bir uçurum düşüşüdür onlardan sözcüklere her geçişimse...

0 yorum:

Yorum Gönder