23 Nisan 2012 Pazartesi

Yürüyüşler-7




                                                             Yürüyorum. Kent bana yazıyor.

                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış

                                                             oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...







Yürüyüşlerim, karda yürüme arzusu yüzünden kesildi. 
Karda yürümek, yürüme zevkimin, yok tedavimin en sevdiğim bölümü. Ruhsal tedavimin. Kar, katı su, katı zamanlara götürür beni. Aklımda, ruhumda erimeyen billur zamanlara. 
Dağlara. Koçgiri dağlarındaki çocukluğuma.


Çocuk ve kar. Ankara cızlavutlar neden üşütmezdi? İstanbul’da üşümeyi öğrendiğim zaman düştü bu soru aklıma. Boyu aşan karda üşüyor olmalıydım elbette, aylarca kalkmayan karda. Üşümediğimi düşündüm hep İstanbul’a geldikten sonra, oysa üşüyor olmalıydım.
Sadece bir göç değildi İstanbul’a gelişimiz.


Annemin sevincini hatırlıyorum, yıllarca kızdım ona için için, İstanbul’a, babamın yanına gelmek istiyor diye. 1960 ve 70’ler 14-15 yaş üstü Koçgiri erkeklerinin gurbette olduğu yıllar. Köyler çocuk, kadın ve yaşlılarla dolu. Bütün aileler, birleşeceği günün hayaliyle yaşıyor. Dağlar kusturulmuş, insan kusturulmuş. Ekonomik zorla gönüllüleştirilmiş sürgün.  
Hayır, Freud değil mesele bazı dangalakların hemen diyeceği gibi, mesele köyden çıkmış olmak. Dünyadan, dünyamdan. Yeni bir dünyaya, ama tuhaf, dilsiz kaldığım bir dünyaya.


Köyden çıkmak çünkü dilsiz bıraktı beni. Dünya değişti. Kuşların ve otların isimlerini kaybettim mesela, birden bire. Bir yanda yüzlerce kuş, ot ismi, bir yanda o kadar kuş ve ot ama isimsiz.

KIRIKLAR-13

Düşlerimde kuşlar
İsimsiz, otlar
Ezberimde isimler
Kuşsuz, otsuz

Bir yanım
Dilsizleşen dünya
Bir buluttaki
Biçimler yiter gibi

Bir yanım
Dünyasızlaşan dil
Açılır gibi
Taştaki biçim
...

Dil değiştirmek, dünya değiştirmekti, değiştirmektir. Çocuk dilsiz doğar, bir yabancı, bir azınlık olarak gelir aileye. Herkes azınlıktır aslında doğduğu anda. Yavaş yavaş dünya ona, o dünyaya işler. Ama ikinci kere dilsiz kalmak ağır, çok ağır. Derinin bedenden çekilmesi gibidir dilin zihinden çekilmesi.

Kar. Kar beyazı. Kar soğuğu. Berf. Sis a berfê. Serma yê berfê. İstanbul’da her yağışında, ikinci doğuştan önceki döneme, ikinci rahme götürür beni. Bu yüzden her kar yağdığında kendimi sokaklara vururum. Vurdum. Dünyanın soğuk rahmi, Koçgiri dağlarındaki o karlı günler, geceler. 
İstanbul'a geldiğim günden başlayarak dönmek istedim köye. Her kar gördüğümde sokağa vurdum bu yüzden. Bu sefer ama, yaşın da etkisiyledir muhtemelen, yüzümün yarısı felç oldu. İki ay çıkamadım yürüyüşlerime bir daha. Kısmi yüz felci. Geçici. Geçiyor. Geçti, nihayetinde ve yürüyüşlerime döndüm.

Yürümek ruhumda biriken zehri alıyor. Yürüyemeyince ağırlaştım, aklım, ruhum, bedenim ağırlaştı.

İstanbul’u biliyorum artık, otunu, kuşunu, evini, bağını, tepesini, çukurunu, gecesini, gündüzünü. Ben dillendim yeniden, içimdeki acı aslında zamanla biraz acının anısına dönüştü. Soyutlaştı, kavramlaştı. Ama biri daha var, bu anıyı güçlü tutan. Canlı tutan. “Aa-liduran!” Böyle seslenirdi. “Gul ê min.” O uzun a ile adımı söyleyen pek kimse kalmadı artık. Annem bile İstanbul a’yla söylüyor. Babam zaten dile çok yetenekli, geldiğimden beri “Ali Duran” diyor.

İstanbul kâbusumdu, şimdi sevgilimse de. Bir dedem istanbul'u şöyle tanımlamış: "Min zanî, merû (mirov) pirre, merîtî (mirovetî) tune" (bildim, insan çoktur, insanlık yoktur!)

Babaannem. Kar yürüyüşüm, aklıma, ruhuma onun anılarını çağırdıydı. Yürüyüşlerim kesilince silinip gitti. Bu yürüyüşle yeniden geldi. İstanbul’a karşı en sert , en öfkeli oydu, ama en vakur, en güçlü de o.



Benim dilsizliğim geçti, onun kaldı, çok uzun kaldı. Ana Xeco. Diya Xeco. Pir a sor. Düğünlerde hâlâ beni şöyle tanıtırlar: “Ali Duran, tornê Xeco ye.” Xeco’nun torunu…

Çengelköy sırtlarında, az evli, bol ağaçlı, bağlı bahçeli güzel bir yere yerleştik. Çoğu Karadenizli, güzel komşularımız vardı. Eve gelir, kapının önünde otururlardı. Sohbet için. Babaannem de çabuk öğrendi Türkçe (bilinmeyen bir dil mi desem) günlük işleri çekip çevirmeyi, ama biraz uzun, biraz karışık cümleler duyunca anlamazdı, şöyle derdi misafir hanımların dizine elini koyarak, “He qurban, zati em jî Tirkin!” Evet, zaten biz de Türk’üz.

Okulda başarılı olmama sevinirdi, okula gitmemi istemese de. Babam, derslerimin kötü etkileneceğini düşünerek, Kürtçe konuşmamı istemezdi. Babaannem geceleri yanına çağırır, başlardı anlatmaya Koçgiri’yi. Ondan duyduğum, aklıma yer eden cümlelerden: “Gava ku Koçgîrî Koçgîrî bu, nan u genim firotin aybêk mezin bu (Koçgiri Koçgiriyken ekmek-buğday satmak büyük ayıptı.)” 


Akrabalık ilişkilerini, akrabaları, soyağaçlarını, kişilerin birbirilerine karşı yükümlülüklerini öyle uzun, öyle ince ince anlatırdı ki, yıllar sonra antropoloji kitapları okumaya başladığımda, antropologların mücadelesini gülümseyerek izledim hep bu sayede..

İlk edebiyat öğretmenimdi de. Çok güzeldi sesi. Yanık. Ezberinde kaç şarkı vardı? Bilmek imkânsız. İrticalen söylerdi bir de, çoğu Koçgiri kadını gibi. Sesimin berbat olmasına üzülürdü, hiç alay etmemesinden biliyorum. Sıkı nüktedandı, ama bu konuya bulaşmazdı hiç.


Bu konuşkan, nüktedan, zeki ve şair ruhlu kadın gizli gizli ağlardı bazen. Çarşıda pazarda çaresiz kaldığı zamanlardan sonra, evin bahçesinde, öldüğü yıl kuruyan elma ağacının altına oturur, ağlar, yanına sokulduğumda şöyle derdi: Ez Bilbil a Koçgîrî bum, çarşiyên Stenbol ê de lal mam. Koçgiri bülbülüydüm, İstanbul çarşılarında dilsiz kaldım. 

Kar yok bugün, yağmur var. Ama iki hafta sonudur Koçgiri düğünlerindeyim, kar etkisi yaptı. Soğuk rahim, çocukluğumu geri getirdi.

Babaannemin ölüm döşeğinde dediğidir:
Dinêye, yek dadiweşi pelugê jan, yek şin dibî (Dünyadır, biri dökülür acı yapraklarının, biri yeşerir.)




Felç sonrası ilk iki uzun yürüyüşümden kalanlar bunlar. Biri yağmurlu, biri güneşli iki günden. Böyle.
(15-22 Nisan 2012)


 ................................................


Devamı değil. Öncesi de değil. Ama bunlar da var:





0 yorum:

Yorum Gönder