20 Ocak 2012 Cuma

MEŞKLER-YÜRÜYÜŞ


Özü öze bağlayalım
Sular gibi çağlayalım
Bir yürüyüş eyleyelim
Tevekkeltü taalallah
(Pir Sultan Abdal)


Türkiye’de son beş yılın en kalabalık, en etkileyici yürüyüşleri Hrant Dink için yapıldı. En acılı, en öfkeli yürüyüşleri belki de. Nedir siyasi yürüyüş? Protesto ya da anma yürüyüşü? Gösteri?
Kendini gösterme anlamıyla gösteri; eylem anında daha önceki aidiyetleri dışında eylem halinde bütünleşmiş bir “biz”in, katılımcıların tek tek benliklerinin toplamı olması itibarıyla bir “biz”, bir siyasal özne olarak aslında tüzel bir “ben”in sergilenmesi. Yürüyüş sloganı da böyle bir “biz”ler kümesinin, böyle bir siyasal “ben”in söz alması.


Yürüyüş siyasallığını eylemde (yürüyüşün kendisinde) ve söylemde bulurken, siyasetin tarihinden süzüp gelen iki olguyu kendisinde barındırır: Bu, bir şiddettir.
Örneğin, Hrant Dink için yürüyüşlerde olduğu gibi en şiddet karşıtı arzu ve talepleri göstermek için vuku bulduğunda bile bir şiddet içerir yürüyüş. Bu, siyasetin temelinde, en temelinde, soykütüğünün en başında yer alan haliyle şiddettir, birleşme çünkü daima saldırı ya da savunma için bir arada olmak demektir.
Nitekim şiddettin bu karakteri, yürüyüşün eşlikçisi sloganlarda da görülür: Sesin fizik şiddeti artık tek tek bireylere ait olamayacak bir etkililik taşır-hem bütün yürüyüş ben’inin sesi, hem de o an orada bulunan tek tek bireylerin sesi için geçerli bu durum.
Yürüyüşteki şiddet, karşı çıktığı ve demek ki karşısında durduğu şiddeti yankılar; ama bununla da kalamaz bir üzerine-yürümedir o. Bu anlamını biz ordu yürüyüşlerinde de buluruz: Evet, ordular, yürürler. Ordu yürüyüşlerine, “yürüyüş kararı” denilen sloganlar, marşlar ve askeri şarkılar eşlik eder. Bir orduyla bir yürüyüş eylemcilerinin en az iki farkı var: Bir ordu ne bir “ben” ne de bir “biz”dir; devletlerin kurumlaştırdığı ordular böyledir. Onların ne bir benliği ne de bir “biz”liği vardır. Onlar bir “ben”in devlet ya da kralın makinalarıdır. Savaşçı toplumların sürekli devlete tabi olmayan, devletten çok topluma bağlı olan savaş aygıtları olarak “ordular” ise (orda demeli belki) bugünkü ordulardan çok bugünkü yürüyüşçüleri andırırlar: Biz olarak, kolektif bir “ben” olarak oradadırlar. Onların bugünkü yürüyüşçülerden farklarıysa doğrudan çatışma-karşılaşma için hazır ve teçhizatlıdırlar. Fakat “bugünün yürüyüşleri”ndeki günü son 200 yıl olarak alırsak, yürüyüşçülerin de çatışma ve karşılaşmaya hazır olabileceklerini, dolayısıyla yürüyüşün doğasındaki siyasal şiddeti, şiddetli siyasal arzuyu defalarca karşılaşma ve çatışma halinde gözleyebiliriz. En son Tunus ve Mısır Tahrir Meydanı’nda, ondan biraz önce de İngiltere ve Yunanistan dahil çeşitli Avrupa kentlerinde gördük bunu. Son 15 yıl içindeki neo-liberal ve neo-muhafazakar küreselleşme karşıtı eylemlerde gördük.
Siyasal alandan fizik-silahlı şiddeti sönümleyerek kurumlara yediren modern-uygar devletler ve toplumlarında yürüyüşler hemen etkili olur: Onlar çünkü yürüyüşteki şiddetin kendisini ve yönelimini bilirler, iyi bilirler Bastille’den beri.
Yürüyüşlerle, yürürken arzulanan ve dile getirilen taleplerin karşılanması mümkün müdür? Evet, uygar toplumlarda kesinlikle evet, hem onlarda hem de diğerlerinde evet. Özellikle akşam eve dönülmeyen yürüyüşlerde…


0 yorum:

Yorum Gönder