25 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-5



                                                             Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                             oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...





Soğuk. Açık, ışıl ışıl soğuk. Boğaz boyu naylonla kaplı, UFO'lu tıkınma mekanları dolu. Görgüsüzlün naylon estetiği. Ne yiyorlar? Plastik çiçek?

Plastik çağ, plastik ısı, plastik ateş, plastik yaşam. Bu ufolar, enerji sefahati. Dönemin alameti. Bireysel aklın sefaleti. Kafaya hizalanmış akkor. Evlerde hayat kalmadığının bir başka alameti mi?

Evet, evler ölmüş olmalı, ufolu bahçelerde sözümona keyif yapmaya şartlanmış  çiftler, arkadaş grupları, aileler. Bir arada oturacakları evleri kalmamış olmalılar. Evleri artık sahte ev.




**

Mülkiyet duygusunun şişmesi bu. Sokakları da artık evleri sayıyorlar. Salonlarının uzantısı. Kaldırımlar, son boşluklar naylonla çevriliyor, ufo konuluyor ve orası da artık onların.









Evleri ilk televizyon mu öldürmeye başladı? Odadaki beşinci duvar. İnsanla insanı ayıran ilk duvar. Şimdi herkese bir ekran, bir cep telefonu, bir laptop, bir bir şey…

Güzelim Emirgan naylonbahçe oldu. Bir de büyükşehir belediye tam cami-bahçe panaromasını kapatan bir halt koydu. Çiçek büfesiymiş. Küfür gibi.

Bu da dönemin yönetiminin tarzı: Her yere bir ticari iş kondur. Yeni gecekondu çağı. Yüksek sermayenin gecekondu çağı. Güzelim Emirgan camii ve Çınaraltı arasındaki yoldan inerken denize bakarsan, belediyenin gecekondu çiçekçisini görürsün, şaşırma.

**

Büyükşehir soğuğunda suçluluk uyandıran bir yan yok mu? Zenginliği gibi. Bebek'te havayı ısıtıyor sözde alevler. Evet, alev süsü verilmiş teknolojik ısıtma cihazları.

UFO orta sınıf işi. Bunlar üst sınıf. Gerçek soğuk gerçek evlerde. Gerçek alev de hala gerçek evlerde. Hala çoğunluk onlar, çokluk onlar, ama çokluğun değil azlığın silueti artık İstanbul silueti.

**

Yüksek binalar, göğü yaran cam-çelik konstrüksiyon, İstanbul burjuvazisinin yükselme arzusu. Dindar mı gerçekten bu yeni burjuvazi? Süleymaniye’nin, Sultanahmet Camisi'nin yüksekliğini gökdelenlere ezdiren burjuvazi hangi dinden?

Erbakan, laikler için “Patates dininden” derdi. Evet, pek de varsıl olmayan bir sınıftı o, patates iyi tanımdı aslında.

Dev reklam panoları! Çirkin de değil küstah, saldırgan. Martıları kıyıya mıhlayan soğuk mu sadece? Sahi Boğazın suyuna reklam yazarlar mı? Yakındır. Gözden girip aklı vurma çağı. Her an daha çok reklam, her an daha az akıl.

Reklam panolarının ardı inşaat. Ne çok! Ne çok inşaat var. Bayındırlık bir sağ arzudur. İnsana, cana, canlıya değil, binaya, yapıya, nesneye kapılan arzu. Dayatan.



**

Boğaz dönüşüyor. Boğaz da dönüşüyor. Dev resimlerle süslenen panolar kalkınca birden binalar çıkacak arkasından. İnsan? Zaten dönüşmese sorar bu ne?

Kentsel dönüşüm: gözü dönmüş, kendi dönmüş bir taife, insan kalmışları istemiyor, sadece mekanlarını istiyor. Zalimliği, basitliğinde.
Kanal İstanbul. Ne basit: Toprağı yar, suları birleştir. Sulukule, Tarlabaşı... Ne basit: İnsanları kov, evleri yenile...


**

Ortaköy. Bir çocuk, bir köpek koyun koyuna döner yiyor. İnsanlığın dibi? Zirvesi? Döneri nasıl vereceğini köpek söylüyor gibi. Aynı dünya mı bu? Aynı dünyada mıyız? Sınıflar sadece ekonomiyle ayrılmıyor, dünyalar da ayrılıyor.

İstanbul'da sefalet, sefahatin ölçüsü. Sefahat arttıkça sefalet artar. Beyaz, koca bir cip. Ciptekinin dinini sakal, başörtüsü değil cip tayin eder. Cip dininden AK Parti. Laikler patatesti evet, bunlar cip dininden. Erbakan rahmetli olmasa söylerdi bunu. Yoksa söylemiş miydi?

Cipler ne saldırgan araçlar. Boş yolda bile etrafa varlığını hissettirecek kadar saldırgan. İçindekileri taşımıyor sadece, dışardakileri taşımadığını, taşımayacağını asla ilan ediyor.

AK Parti niye başörtüsünde radikal değil de kalan her işte saldırgan? Zengin örtülünün iş, aş derdi yok ve onlara da hizmetçi lazım! İş sınıfsal yani.

AK Parti sadece üç işte radikal: Sosyalist Türk ve Kürtleri bastırmada, uluslararası büyük sermayenin arzuları çerçevesinde komşularla savaşta, iç sermaye transferi/kentsel/sınıfsal dönüşümde.

**

Ortaköy-Beşiktaş arası Mustafa Kemal resimleri dolu duvarlar. Otelleşmiş saray duvarlarının karşısında siyah beyaz büyütülmüş fotolar. Dev. Fotoğraf devi mi artık Mustafa Kemal? Gösterge savaşları. Göstergelerle yürüyen savaş. Göstergelerin gösterdiği yerde değil asla savaş. Ne başörtüsüyle din görünüyor gerçekte ne de Kemalist ikonlarla sözde laik cumhuriyet.

Asıl olan, ikonların, dev fotoların arkasında, panoların arkasında yürüyen savaş. Ciplerin sahipleri hep anlaşır, anlaştı. Sulukuleliler kovulurken başlarındaki örtüye bakmadı kimse, altlarındaki toprağın getirisine baktı. Orada anlaştı.

**

Soğuk. Işıl ışıl soğuk. Bıçak gibi.

Kent kimin? Ciplerin, AVM’lerin, gökdelenlerin insanlarının mı? Köpekle birlikte döner ekmek yiyen çocuğun mu?
(24 Aralık 2011, cumartesi)
................................................

Devamı değil. Öncesi de değil. Ama bunlar da var:


0 yorum:

Yorum Gönder