18 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-4


                                                                        
                                                                    Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                                    Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                                    oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...







Kadıköy. Kış güneşi. Lodos. Bunaltıcı. Kadıköy’ü de lodos vurmuş gibi. Balık sürüsü gibi çıkıyoruz vapurdan. Otobüslerin, otomobillerin arasından yüzüp dağılıyoruz. Kalabalıkta yürünmüyor, yüzülüyor.
**
Kalabalık. Akan bir şey kalabalık. Akışkan. Yürüyen insanlar değil, akışkan yasalarına uygun hareket eden parçacıklarız.

Kadıköy meydanı meydan değil. Büfeler. Otomobiller. Otobüsler. İnşaat çitleri... Bir set, film seti gibi. Çekilmeyecek bir filmin hazırlanıp unutulmuş seti gibi.  

Taksim meydanı tiyatral. Eminönü bazen meydan, bazen değil. Bazen tiyatral, bazen sinemasal, bazen ortaoyunu, bazen açık çarşı.



**
Kadıköy kilitlenmiş gibi. Lodos sadece balıkları, insanları değil, otomobilleri, otobüsleri de mi sersemletiyor?
**
Bostancı dolmuşlarının kalktığı kuyruk. Etraf metal şantiye çitleriyle kaplı. L biçiminde uzanıyor kuyruk. Bir çocuk, mendilleriyle kat ediyor kuyruğu baştan sona, sondan başa. Ardından tekerlekli sandalyesinde bir başka seyyar satıcı.
Herkes dilsiz gibi. Sağır gibi. Havaya dönmüş yüzler. İnşaat çitine. Duymamak, görmemek için. Duyulmak ve görülmek için çırpınıyor satıcılar.

Üç kalem bir lira. Zorlukla konuşuyor. Üç kalem. Duyulmuyor, görülmüyor gibi. Üç kalem bir lira. Bir lira. Ama duyuluyor, görülüyor. Bir lira.
Şehir önce duymayı, görmeyi öğretiyor, sonra duymamayı görmemeyi. Duymayı ve görmeyi, duymamak ve görmemek için öğretiyor. Duyarsızlaşma dersleri, kentlerin kesintisiz eğitimi.
Dolmuş sekizer kişi alıyor. Bir araçtan çok, yenmeyi bekleyen insanları midesine indiren bir canlıya benziyor. Sessizce mideye iniyoruz.


**
Dolmuşun içinde, midesinde trafiğe giriyoruz en nihayet. “Şey, ben, Caddebostan’da ineceğim, gelince söyler misiniz?” “Elbette beyefendi, rahat olun.”
Kadıköy dolmuşçuları Kadıköy terbiyesine sahip. Kadıköy terbiyesi diye bir şey mi var? Evet. “Rica etsem parayı şoför beye uzatabilir misiniz?”

Sınıf terbiyesi bu. Sokağı, muhitin salonlarının uzantısı gibi yer yer. Salonlarda incelmiş, inceltilmiş dil sokakta da duyuluyor sık sık.

“Caddebostan Kültür Merkezi nerede?” “Şimdi beyefendi, şu ışığı görüyor musunuz? Oradan sola dönün…”
Kitap günleri. Bu kadar çok Atatürk fotoğraflı kitabı bir arada görmek zor. Kadıköy’ün incelmiş dilinin inceltildiği yer cumhuriyet baloları diyesim geliyor. Herhalde. İncelmiş, inceldiği yerden de kopmuş. Kuyrukta satılanları görmeyenler, duymayanlar, kitap tezgahlarında her şeyi görmek, her konuşulanı duymak için pür dikkat şimdi. 1990’ların başından kalma bir hava.
**
“Kitap sevmek” ne garip. Kitap sevmeye inanmak. Yeni kitap giderek tiksinti uyandırıyor bende. Yeni kitapların satıldığı yerlerde gezen yeni yeni insanlar. Sanki kitaplar insanlar için değilmiş de, insanlar kitaplar için üretilmiş. Kapitalizmin en yeni, en karlı ürünü insan mı yoksa?

**
Süreyya Aylin Antmen
Süreyya Aylin Antmen. Yeni fark ettiğim bir şair. Artık şiiri, şairi, gürültüsüz sanatları fark etmek ne zor!
Sigara muamelesi yapıyor çağ şiire. Tezgah altına, arkasına indiriyor. Zorla değil belki. Yok, zorla. Görünmeyen zor. Kültür politikalarının görünmeyen eli bunu böyle yapıyor. Vitrinlerde, tezgahlarda, kitapçı dükkanlarında en acıklı raflar artık şiirin. Olsun. Şiiri aramayan, bulamayan, göremeyen düşünsün.

İlk, tek kitabı, ödüller almış. “Sonsuzluğa Kiracı.” Bir masanın etrafında, ölçülü bir neşeyle konuşuyor. Selam veriyorum. Gülümsüyor. Çok güzel gülümsüyor. TÜYAP’ta gidip görmek istedim. Bir başka kıtadaymış TÜYAP, gidemedim. Otomobili olmayana kitap yok diyor TÜYAP artık.
Bir sandalye gösteriyor. Oturuyorum. Oturuyor. Bir tatil kasabasındaki yerel kitap günleri gibi ortam. Şiirden konuşuyoruz. Süreyya Aylin Antmen’in şiirine dair aklımdaki laflar bir görünüp bir kayboluyor. Hazır sözlerle konuşulmaz zaten.
Söyleşi, ortamın havasına bulanıyor. Minimalleşiyor. Neşeli mi, hüzünlü mü? İkisinin harmanlandığı bir hal. Yorgun biraz. Evet. Kapanış saatine yaklaşıyoruz. Daha fazla konuşma, daha fazla yorgunluk. Yeni şiirler, yeni kitap? Evet. Ama beklemek lazım. Az yazdığını söylüyor. Az yazıyor. Şiire inanıyor. O halde yaşamın bir şansı var. İster okusun, ister yazsın, şiire inanan, yaşama bir şans daha veren olmalı.

İmza faslı. Niye kitap imzalandığını anlayan var mı? Kitapta, şiirlerde bir imza var zaten. Kitabın kapağındaki isimden bahsetmiyorum. İçindekilerden bahsediyorum. Yazarının elinin kitaba değmiş olmasındaki anlam, uzun yıllardan, yollardan geçip oluşmuş. Çözmek de uzun yıllar, yollar gerektirecektir. Fotoğraf. Güleç, sakin biri çekiyor. Fark edince sitem ediyor bize. Yakalamak istediği görüntüyü artık yakalayamaz. Kamera ürperti. Benim için. Söylüyorum bunu. Derdimi söyler gibi değil, tedirginliğimi açıklamak için. Görülmek değil, kaydedilmek ürperti. Söyleşinin en zor faslı da sakince tamamlanıyor.  
Lodos karşılıyor yeniden dışarı çıkınca. Lodos sarhoşluğunu mey sarhoşluğuyla değişmeliyim. Yağmur duası bilsem. Yağsa bir an önce. Poyraz. Karayel. Ne güzel rüzgarlar. Şiirli rüzgarlar. Lodos, nutuk gibi. Kafayı şişiriyor, ruhu eziyor. (17 Aralık Cumartesi)


Devamı değil. Öncesi de değil. Ama bunlar da var:


0 yorum:

Yorum Gönder