11 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-2

                                                                           Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                                           Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                                           oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...






Güneş. Beklenmedik kış güneşi. Sabah. Güzel sabah.
Güneş ve kuşlar.
Kuşlar ötünce sabah gelmez. Sabah kuşların da öttüğüyle gelendir.
Ya da şöyle: Sabah gelince ötmez kuş, sabahın gelişidir o zaten. Ortalık aydınlanmaz sabah gelince. Sabahın gelişidir, kuş, güneş, aydınlık. Güneş ve kuş. Sabahtır.

**
Boğaz akıyor. İstavrit akıyor.
Her dalgada bir martı, bulut gibi. Ne şölen ne cenaze. Ağızdan ağıza yaşam akıyor.
Oltacılar. Çok ciddi insanlar. Ciddiyetle yaşıyorlar, evet. Büyük bir ciddiyetle. Öldürmek ciddi bir iş. Misinalardaki gümüşi titreyiş, ölüm. Ölmek ciddi bir iş.



**
Sahil yolu. İki yönlü, hızlı, yoğun trafik. Keskin bir soğuk, güneş kadar kararlı o da bugün. Soğuk ve güneş.
Sahil yolu. Kaldırımlarda balıklar. Oltacı kovalarında yetersiz bir deniz. İçindeki balıkların yaşaması için yetersiz, ama ölüm için yeterli. Sadece ölüm dalgalanıyor kovalarında oltacıların.
Sahil yolu. Kesintisiz araba zinciri. İçindekiler artık arabalara ait, bize değil. Direksiyon çeviriyor şoförü, tekerleğin götürdüğü gibi. Otomobil, çeliğe dökülmüş iştah. Yoğunlaşmış iştah. Boğaziçi de bir ırmaktı değil mi? Kenarına kıvrılan yol gibi.


**
Süzgün gözlü, melul bir köpek. Işıkları öğrenmiş. Işıktan geçmeyi. Uygarlığın köpeği o. Bir köpek uygarlığı da yok mu? Yola bakıyor, ışığa bakıyor, yola bakıyor, bana bakıyor. Geçiyoruz birlikte. O uzanıyor kaldırıma. Zavallı bir ağacın 60'a 60 toprağına. Zavallı mı ağaç? Betonda 60'a 60 bir kare. İçi toprak. Ona toprak denir mi? İçindekine ağaç? Esir toprak, esir ağaç.
Köpek uzanıp kendi düşüne dalıyor, kendi gününe. Arkasına alıp güneşi.


**
Martı bulutu. Kıpır kıpır. Altı gibi denizin üstü de kıpır kıpır. Kim demişti "Martılar, Cihangir'in sokak köpekleridir" diye. Seyhan? Seyhan Erözçelik. Bu yaz buradan kalktıydı göçüne. Emirgan'dan. Emirganından. Semtler mi insanlara ait, insanlar mı semtlere? "Yerlerin bir özü yoktur" diyor şimdiki düşünürler, "Şeylerin de bir özü yoktur, insanların da." Haklı olabilirler. Haklı olabilirler ama ikisi, üçü bir araya gelince olan şeye ne diyeceğiz? Öz diyemez miyiz, yerler, şeyler ve insanların kesişimine? Toplanıp dağılıyor martılar. Yaşam toplanıp dağılıyor. Sürekli. Seyhan Erözçelik biraz özü değil miydi Emirgan'ın, Emirgan da Seyhan'ın? Martısı, kaldırımı, oltacısı, çay bahçesi, köpekleri, kedileri, kederleri ve şu masada çevrilmiş fincanın telvesi...
**
Çay bahçesi çok kalabalık. Kahvaltıcılar bunlar. Otomobillerden çıkan kahvaltıcılar.  Otomobil kullanım kılavuzlarında mı yazılıyor, güneşi görünce sahil yolunu kilitle, kahvaltıya otur, otur, otur, ye, ye, ye... Yeme cumhuriyeti.
Gitmeli. Martılar çağırıyor.
Sahi, yunuslara ne oldu? Boğazın yunuslarına. Bugün yunus görebilir miyim? Belki. Kadıköy vapurunda.
**
Martı bulutu yüzüyor havada. Kuş havada yüzer. Balık suda uçar. Gökyüzü ve yeryüzü diyoruz, suyüzü demiyoruz. Neden? Su, yerden çok, bakınca. Su yerin yüzü biraz, ondan mı? Vapurdan simit atamazsınız bugün martılara. Martılar vapurla ilgilenmiyor. Onlar aşağıdan uçan balıklar için su kesiminde yüzüyor bugün.
Yunus yok. Dönüşte?

**
Kadıköy. Enver (Topaloğlu) gelsene, iki bira içelim. İki bira, iki çift söz.
Ne çok siyaset konuştuk Enver, şiir konuşacaktık biz olsa. Şimdinin siyaseti şiiri örtüyor mu? Eskinin örtmüyor muydu? Şiirin siyaseti örtmesini hayal edebilir miyiz? Yok, örtmesini değil, onda bir delik, bir yarık açmasını hayal edebiliriz. Etmeliyiz. Siyasi şiir? Şiir siyaseti, siyasetten kaçar mı? Neden kaçsın? Neden üstüne gitmesin?
Bira içtik Enver'le. Söz içtik. Şiir içtik. "Sana son şiirimi okuyayım mı, Enver?" Yok, sonu yazamadım daha. Şimdilik, sondan bir önceki.
Enver, beni vapura kadar götürüyor. Sarılıyoruz. Gece artık. Yunus göremem. Düşleyebilirim ama hala. Vapurlar düş yeri değil mi? Vapurlar düş zaten. Uçak karabasan, ne yüzüyor, ne uçuyor, fırlayan bir taş o havada. Binicileri taştaki mikroplar. Mikrop kötü söz. Yosun diyelim. Alg.
**
Tarlabaşı ırmağı. Akıyor. Hızlı. Çok hızlı. Otomobilin derisi yok. Zevki yok. Şiiri yok. Yavaş, lütfen. Tanrım, gözde kulların ne kadar hızlı, ne kadar şiirsiz.

**
Tanrım karşıya geçmek istiyoruz, bira kayığındayız. Söyler misin, atamız Hayyam'a nettin? Şarap kadehini kırdın mı yoksa, damla tatmadan? Hayyam nedir? Şair? Şiir mi yoksa tamamen? "Hayyam" der demez aklıma bir şiir gelmiyor ama şiir geliyor. İsmi şiir olmuş. Dağlarca da öyle miydi? Şiir değil miydi, şair olmaktan çok?
Burada köpekler karşıya geçemez. Cadde kapatmış yolu onlara. Köpek uygarlığı, köpeğin uygarlığını tanımıyor, anlamıyor.


** 
Yaşam? Tanrının verdiği harçlık. Evet tanrım harcadım onu dostlarla. Gelsene boş kadeh var masada, istediğin kadar sessizlik ve söz çerez

**
Gece hayatı. Nasıl bir laf? İçinde hayat olmadığı için mi, hayatlı lafla anıyoruz geceyi içinden ırmak gibi geçirenlerin yaptığını? Boğaziçi. Yollar. Dışımızdan akanlar. Dışımızdan içimize. Bira, rakı, şarap, söz, şiir, içimizden akan ırmak. İçimizden içimize.


**
Şerefe, tanrım! Beni uyku tutmadı, seninkileri uyanıklık tutmuyor. Gel içelim iki kadeh, biri senin yarattıkların, biri bizim yaptığımız, el emeği göz nuru.
**
Gece. Pelerin? Yaşamın sessiz eteği. Tufan geçen gün. Biram, masamdaki kayığım. Karşıya değil Ararat'a da değil, uçuruma içiyorum, göğe inen.
Sabah geliyor yine. Uyku vakti.
Şimdi şöyle demeli: Aydınlık etme başka ihsan istemem!
(9-10 Aralık 2011)




Devamı değil. Öncesi de değil. Ama bunlar da var:



YÜRÜYÜŞLER-6

0 yorum:

Yorum Gönder